16 Mayıs 2011 Pazartesi

EFSANE

BAŞBAKAN NEDEN KILIÇDAROĞLU İLE
EKRANA ÇIKMIYOR?
Başbakan Erdoğan AKP genel başkanı olduktan sonra 2002 seçimleri öncesi,
CHP lideri BAYKAL ve diğer parti liderleri ile birlikte TV ye çıktı. Kimse ona “SEN ÇIRAKSIN” demedi.
Başbakan olduktan sonra hep tek başına ekrana çıkıyor.
Deniz BAYKAL defalarca davet etti çıkmadı.
KILIÇDAROĞLU, her gün mitinglerde meydan okuyor “yüreğin varsa karşıma çık” diyor.
Başbakan “sen daha çıraksın, ben artık usta oldum, sende ustalaş öyle gel” diyor.
KILIÇDAROĞLU diyor ki;
Ben TV de ekrana çıktığımda izleyenler,
Miting yaptığımda gelenler,
CHP üyeleri veya CHP ye oy vermeyi düşünenler oluyor.
Ben sizin ve hükümetiniz hakkında birçok eleştiri yapıyorum, bir çok iddiada bulunuyorum.
İzleyenler CHP li ve CHP ye oy verecek kişiler olduğu için bana inanıyorlar.
Siz TV de ekrana çıktığınız da izleyenler,
Miting yaptığınızda gelenler,
AKP üyeleri veya AKP ye oy vermeyi düşünenler oluyor.
Siz benim ve partim hakkında birçok eleştiri yapıyor, bir çok iddiada bulunuyorsunuz.
İzleyenler AKP li ve AKP ye oy verecek kişiler olduğu için size inanıyorlar.
Gelin birlikte sizin istediğiniz TV ye, Sizin istediğiniz gazetecilerle” çıkalım.
O zaman AKP, CHP veya başka partili halkın, seçmenlerin büyük çoğunluğu bizi izler.
Ben sizin partiniz hakkında eleştirilerimi, yanlışları doğruları, ülkenin sorunlarını söyleyeyim.
Partimizin programını, projelerini, iktidara gelince neler yapacağımı anlatayım.
Sizde eleştirilere yanıt verin.
Benim ve partim hakkında eleştirileriniz dile getirin.
Projelerimizi, programımızı eleştirin.
Ben sizin eleştirilerinize yanıt vereyim.
Programda hazır bulunacak gazeteciler bize soru sorsunlar.
Onları yanıtlayalım.
Halk, seçmenler bizim ve partilerimiz hakkında daha sağlıklı karar verirler.
Seçmen size inanırsa oyunu size ve AKP ye verir.
Seçmen bana inanırsa oyunu bana ve CHP ye verir, diyor.
Başbakan kabul etmiyor.
KILIÇDAROĞLU’NU küçümsediğini belirterek “sen daha çıraksın, usta olunca gel” diyor.
Bu güne kadar başbakan TV ye hep yalnız çıktı.
Hatta bazı gazetecileri, bazı konularda soru sorulmasını istemiyormuş.
Başbakanı TV ye çıktığında izlediğimizde “hep görüyoruz” gazeteciler rahat değiller.
İstedikleri gibi rahatça soru soramıyorlar.
Hatta geçen yıl Ali KIRCA’YI “böyle soru sorulur mu?” diye azarladığına tanık olduk.
Doğrusu, Başbakan, KILIÇDAROĞLU ve BAHÇELİ birlikte TV ye çıkmasıdır.
Eğer başbakan bütün ısrarlara rağmen KILIÇDAROĞLU ile TV ekranına çıkmıyorsa;
Seçmen BAŞBAKAN kendine güvenmiyor diyecektir.
Eleştirilere yanıt veremeyeceği için çıkmıyor diyecektir.
Ahmet HAKAN diyor ki;
Kemal KILIÇDAROĞLU’NUN “çık TV ye tartışalım,
Hodri meydan” demesine yüz vermiyorsunuz.
Seçimin favorisi olan bir liderin, ana muhalefet lideriyle tartışma programına çıkıp,
Durumu riske etmek istememesini anlayışla karşılayabiliriz.
Hatta “sen ikinci ligdesin” şeklinde cevabınızı da “iyi laf çaktı ama” diye beğenebiliriz.
Ancak sizin “kontrol altında tutulabilecek gazeteciler” ile TV programına çıkma stratejinizin ters etki yaratabileceğinizi bilmenizi isterim.
Kemal KILIÇDAROĞLU, “herkesin sorularını cevaplamaya hazırım” diye meydan olurken,
Sizin “sadece seçtiklerimin sorularına cevap veririm” şeklinde tutum izlemeniz,
“TAYYİP ERDOĞAN EFSANESİNİ BESLEYEN NEDENLER” listesini yerle bir ediyor.
Haberiniz olsun. (12.05.2011 – hürriyet gazetesi)
Ben de kesinlikle öyle düşünürüm.
Eğer başbakan ERDOĞAN, KILIÇDAROĞLU’NUN karşısına çıkmazsa ne düşünürsünüz?
Kendi bileceği iş mi dersiniz?
Yoksa AHMET HAKAN ve benim gibi;
Kendine güvenemiyor, korkuyor,
Onun için KILIÇDAROĞLU’NUN karşısına çıkamıyor diye mi düşünürsünüz?
13.05.2011 – İbrahim BAYTAK

GARANTİ OY

DÜN “2007”, BU GÜN,
YARIN “12 HAZİRAN 2011”

Yapılan bütün araştırmalar sonucunda vatandaşın en önemli sorunun;
İŞSİZLİK, YOKSULLUK, GELİR DAĞILIMINDAKİ ADALETSİZLİK, YOLSUZLUK
GELECEKTEN UMUTSUZLUK Olduğu anlaşılıyor.
Ama, başbakan farklı düşünüyor.
Ülkemiz ekonomisi büyüdü, dünyanın 17. büyük ekonomisi olduk, milli gelirimiz arttı, İhracatımızın 120 milyar dolar, Kişi başına milli gelir 10.000 dolar oldu. Enflasyon düştü, her şey ucuzladı, alım gücü arttı,
Çiftçi, köylüye çok büyük teşvikler verdik, hepsi halinden memnun,
Memur, işçi, emekliyi enflasyona ezdirmedik diyor.
Yandaş medya her gün bunları yazıp söylüyor. Başbakan, bakanlar, AKP sözcüleri her gün TV ekranlarında, Ekonominin ne kadar iyi, borsanın, araba satışlarının, ihracatın ne kadar arttığını, ballandıra, ballandıra anlatıyorlar.
Medyada yer alan bütün anketlerde; AKP oyu % 45 – 50 ve yine tek başına iktidar.
CHP oyu % 25 – 27, MHP ise barajın biraz üstünde olacak.
Böylece, AKP iktidar olacak inancı insanların zihnine yerleştiriliyor.
Seçmenlerin büyük çoğunluğu; İŞSİZ, YOKSUL, GELECEKTEN UMUTSUZ. Herkes bunun sorumlusunun 8 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisi olduğunu biliyor. Öyleyse neden yine AKP ye oy versin?
Güvenilir olarak bilinen A-G araştırmasına göre PARTİLERİN KEMİKLEŞMİŞ OYLARINI şöyle;
Milli görüş oyları “AKP – SP” % 12-13,
“Ancak AKP iktidarı zamanında menfaat sağlayan, durumu düzelen hatta eskiden ayakkabı alacak parası yokken bu gün cipe binen % 5-6 oranında asla AKP yi terk etmeyecek seçmen var.”
Sol “CHP-DSP” % 18-20, MHP % 8-9, BDP % 5-6
Yine araştırmaya göre, seçmenler kararını, Seçimler öncesi, kendi ekonomik durumuna, Sorunların çözümünde hangi partinin vaatlerinin gerçekçi olduğuna, Hangi partinin programını inandırıcı bulduğuna bakarak oy veriyor.
Bu durumda AKP oylarını % 50 gösteren anketlerin hiç biri doğru değil.
Diyorlar ki, 2007 seçimlerinden önce de seçmen AKP iktidarından şikayetçiydi.
O zamanda seçmen yeni bir iktidar arayışı içindeydi.
Cumhuriyet mitinglerine milyonlarca kişi katılıyor,
Ülkenin her yerinde çiftçi mitingleri oluyordu.
Şehit cenazelerinde bakanlar protesto ediliyordu.
Buna rağmen seçimlerde AKP ye % 47 oy verip onu iktidar yaptı.
Doğru ama iktidar alternatifi bir parti yoktu.
Tek iktidar alternatifi CHP genel başkan DENİZ BAYKAL, İktidarı eleştiriyor ama, halkın derdine, sorunlarına çözüm getirmiyordu. CHP ye oy verin iktidar yapın demiyor,Hatta oylarımız artacak ama milletvekili sayımız daha da düşecek diyordu. Seçmen baktı ki CHP iktidar olmak istemiyor,
Çaresiz yine AKP ye oy vermek zorunda kaldı.
Ama bu gün farklı.
Başbakanın “ KANAL İSTANBUL” dışında hiçbir projesi yok.
Ama CHP yeni lideri KEMAL KILIÇDAROĞLU önce partinin kadrolarını yeniledi.
Sonra bütün ekonomistlerini bilim insanlarının “GERÇEKÇİ” bulduğu İŞSİZLİĞİ, YOKSULLUĞU, bitirecek, onlarca projelerini hazırladı. Halka sorunları nasıl çözeceğini “41 VAAD” olarak anlatıyor.
Kimse yatağa aç girmeyecek, Yoksulluk kader değildir, Aile sigortası getireceğim diyor. Medya yer vermiyor ama, KILIÇDAROĞLU Ankara’da oturmuyor. Anadolu’yu karış, karış geziyor.
Bütün bu değerlendirmelerle A-G araştırmasını birlikte dikkate alırsak;
Milli görüş oylarının en yükseğini 1995 seçimlerinde RP aldı “% 21,38” birinci parti oldu. İşte AKP taban “garanti” oyu en fazla “1995 RP ye ait” % 21,38 oydur. AKP iktidarı sırasında zengin olan asla AKP yi terk etmeyecek denilen % 5-6 seçmeni de eklersek, bu gün AKP GARANTİ OYU “en fazla” % 27,
”2009 yerel seçimlerinde il genel meclisi oylarına bakıldığında;
CHP GARANTİ OYU % 23, MHP GARANTİ OYU % 14 dür. Diğer parti oyları da % 10 dur.
Öyleyse % 26 oranındaki bir seçmen kitlesi hangi partiye oy vereceğine, Seçimler öncesi, kendi ekonomik durumuna, Sorunların çözümünde hangi partinin vaatlerinin gerçekçi olduğuna, Hangi partinin programını inandırıcı bulduğuna bakarak oy verecek.
Bu durumda 12 haziran 2011 seçimlerinde, hangi parti seçmeni daha iyi ikna ederse % 26 dan en fazla payı alacak.
SON SÖZ :
SEÇİMLER SONUCU, AKP TEK BAŞINA İKTİDAR OLABİLECEĞİ GİBİ, CHP DE OLABİLİR.
Bu günden hangi partinin birinci veya iktidar olacağı kesinlikle söylenemez.
İktidarı anketler belirleyecek olsa SEÇİMLERE NE GEREK VAR? 29.04.2011–İbrahim BAYTAK

HİÇ DEĞİŞMEDİLER

HİÇ DEĞİŞMEDİLER

2002 seçimlerinde "BİZ DEĞİŞTİK" dediler.
Halkın tamamını kucaklayacağız dediler.
Yoksulluk, yolsuzluk ve işsizliği ancak biz önleriz dediler.
Halk diğer partilere ders vermek için onlara oy verdi.
Tek başlarına, anayasayı bile değiştirecek bir çoğunlukla iktidar oldular.
2007 seçimleri geldi çattı.
Ancak 5 yıla yakın iktidarlarında hiç değişmedikleri görüldü ama,
Devletin bütün kademelerinde örgütlendiler.
Ayni zamanda iş adamı olan MEDYA patronlarına baskı yaparak başarısızlıklarını gizleyip, her şeyi toz pembe göstermeğe çalıştılar.
İstikrar var, işsizlik, enflasyon düştü dediler.
Ulusal gelir arttı 5500 dolar oldu dediler.
Köylüye ucuz kredi verdik herkes halinden memnun dediler.
İşçi, kamu çalışanını pahalılık karşısında ezdirmedik dediler.
Küçük esnafa ucuz kredi verdik dediler. Refah arttı dediler.
AB ye gireceğiz, demokratikleşeceğiz dediler.
Medya her gün onların propagandasını yaptı.
AB, ABD, küresel sermaye ve yerli ortakları bu iktidarın devamını istiyorlardı.
Yerli büyük sermaye, yabancı sermaye ile ortaklıklar kuruyor varlıklarını kat ve kat arttırıyorlar.
Özelleştirme ile cumhuriyet ile özdeşleşmiş dev kuruluşları yok pahasına alıyorlar.
Ama onlar zenginleştikçe halkın büyük çoğunluğu daha da yoksullaşıyordu.
Seçimde bu iktidar giderse, değirmenin suyu kesilecekti.
AB, ABD, küresel sermaye ve yerli ortakları var gücü ile AKP yi desteklediler.
Halkın gözünü boyamak için 200 e yakın milletvekili aday yapılmadı,
Eski solcuları, bilinen, tanınan kişileri, kadınları aday yaptılar, vitrini yenilediler.
Medyada öyle bir propaganda bombardımanı başlattılar ki;
AKP sivil siyaseti savunan, demokrasi aşığı, AB ye tam üyeliğini ancak onlar sağlar,
Vesayet “asker, yargı, sivil” rejimini yıkamadıkları için istedikleri yasaları çıkaramıyor,
İstedikleri gibi dindar Cumhurbaşkanı seçemiyorlardı. Mağdurdular.
Vesayet rejimini yıkmak, milli iradeyi egemen kılmak için, seçimlerde daha fazla oy istediler.
12 mart, 12 eylül dönemi mağduru, tanınmış yazar, gazeteci solcu, sosyalist ama şimdi değişmiş, liberal 2. Cumhuriyetçi, AB destekçisi olmuş kişilerin de desteğini de sağladılar.
Medya ve anketlerle halka "AKP iktidar olacak" inancını yaydılar.
(2007 seçimleri öncesinde böyle yazmıştım.)
AKP yinede 22 temmuz 2007 seçimlerinde iktidar olamazdı.
Vatandaş AKP yerine yeni bir iktidar arayışı içindeydi,
Cumhuriyet mitinglerine milyonlarca kişi katılıyor,
Ülkenin her yerinde çiftçi mitingleri oluyordu.
Şehit cenazelerinde bakanlar protesto ediliyordu.
Ama tek iktidar alternatifi CHP genel başkan DENİZ BAYKAL,
İktidarı eleştiriyor ama, halkın derdine, sorunlarına çözüm getirmiyordu.
CHP ye oy verin iktidar yapın demiyor,
Hatta oylarımız artacak ama milletvekili sayımız daha da düşecek diyordu.
Seçmen baktı ki CHP iktidar olmak istemiyor, çaresiz yine AKP ye oy vermek zorunda kaldı.
Ama BU GÜN durum farkı.
İktidar alternatifi CHP ve yeni lideri KILIÇDAROĞLU var.
KILIÇDAROĞLU partinin kadrolarını yeniledi.
Sorunların çözümü için projeler hazırladı.
İŞSİZLİK, YOKSULLUK bitirecek,
Kimse yatağa aç girmeyecek,
Yoksulluk kader değildir diyor.
Aile sigortası getireceğim diyor.
İktidar olduğu zaman yapacaklarını “41 VAAT” adı altında açıklıyor.
Çok daha önemlisi, Ankara’da oturmuyor. Anadolu’yu karış, karış geziyor.
Başbakan bu gün ne yapıyor?
Türkiye’yi değil Arap ülkelerini geziyor.
O ülkelerin halkı için demokrasi, insan hakları istiyor.
Onların açlık, yoksulluk sorunlarının çözümünü istiyor.
Ama ülkemizde demokrasi gelişecek, İŞSİZLİK, YOKSULLUK bitecek demiyor.
YOKSULLUK BAKANLIĞI kuracağız diyor.
Daha fazla oy verin, anayasayı istediğim gibi değiştireyim,
Başkanlık sistemini getireyim diyor.
Dahası AB ve ABD artık alacaklarını aldı. AKP ve başbakanının gerçek niyeti de anlaşıldı.
Eskisi kadar başbakana, AKP destek verilmiyor.
Seçmen bu sefer de AKP yi iktidar yapar mı? 14.04.2011 – İbrahim BAYTAK

HA DAYIBAŞI, HA TAŞERON

HA DAYIBAŞI, HA TAŞERON
Büyük, paralı, iktidarlara yakın müteahhitler devletten ihale ile veya doğrudan “yol, köprü, okul, hastane gibi” yapmak üzere iş alır. Fakat işi kendi yapmaz. Paranın bir kısmını cebine atar. Kalan para ile işi yapması için başka birine “TAŞERONA” devreder. Yıllardır uygulandığı için bunu herkes bilir.
Hükümet 2003 yılında “4857 sayılı iş kanunu” ile “Yasada ismi ALT İŞVEREN” TAŞERONLUK SİSTEMİNİ getirdi. TAŞERONLUK SİSTEMİ tarımda uygulanan DAYIBAŞILIK SİSTEMİNİN yasal hale getirilmiş halidir.
DAYI BAŞI veya TAŞERON, aldıkları para “ODUN KESİCİSİNE , HIH” diyenin istediği, aldığı paradır.
DAYIBAŞILIK NEDİR?
Kırsal kesimde yaşayanlar, köylüler, çiftçiler çok iyi bilir. Çok uzun yıllardan bu yana tarım işçiliği “amelelikte” uygulanan bir yöntemdir. Doğu ve güney doğu bölgesinde büyük toprak sahiplerinin “KÖY, TOPRAK AĞALARI” arazilerinde çalışanlara “YARICI veya MARABA” denir.
Ülkemizde diğer bölgelerde büyük toprak sahipleri olsa da “AĞALIK, YARICI, MARABA” uygulaması yoktur. Büyük çitliklerde bazen yanaşmalar, kahyalar olsa da “AMELE” çalıştırırlar.
EGE de tarım ürünleri tütün, pamuk, zeytin, tahıldır. İş nisan ayında tütün ekimi ile başlar, ardından tütün ve pamuk çapası, orak, tütün kırma, ardından pamuk toplama, o bitince zeytin toplama işi vardır. Bu nedenle çalışma mevsimi daha uzun sürer. Çalışanlar daha fazla kazanır. Artık tütün ekimi, çapası, pamuk çapası ve toplama işleri makine ile yapılıyor. İnsan iş gücüne artık çok ihtiyaç yok.
KARADENİZ de fındık ve çay, ÇUKUROVA da pamuk, narenciye işi vardır.
Büyük toprak “çiftlik” sahiplerine AMALEYİ, DAYIBAŞILAR bulur.
DAYIBAŞININ defterinde, köyünde, hatta çevre köylerde amale alacağı aileler kayıtlıdır. Her ailede çalışabilecek, büyük, çocuk, kadın, yaşlı kaç nüfus var bilir. Onlar dayı başının malıdır. Her yıl tarımda hasat mevsiminde, onlara iş bulacaktır.
DAYIBAŞILIĞIN yazılı kuralları yoktur. Her şey geleneklere göre yapılır. DAYIBAŞI hiç çalışmaz, hatta çoğu zaman işçilerin başına bile gitmez, adamını gönderir. Patrondan verdiği amele sayısına göre belli bir ücret alır. Ayrıca her işçinin yevmiyesinden pay alır.
Hiç çalışmadan, her yıl hasat zamanı çalıştırdığı kişilerin tamamının kazandığından fazla kazanır.
TAŞERONLUK NEDİR?
Devlet kurumlarında çok değişik görevler yapılmaktadır. Bu görevlerde çalışanların hepsinin iş güvenceleri vardır. İşçilerin, sigortası, sosyal hakları, grevli toplu sözleşmeli sendikal hakları vardır.
AKP hükümeti 2003 yılında, işçiyi, “büyük olasılıkla DAYBAŞILIK sistemini örnek alarak” TAŞERONLUK SİSTEMİNİ getirdi.
Başta belediyeler, olmak üzere devlet kurumlarının hepsinde çalışanların çoğu “BU İŞLERİ ARTIK ÖZEL SEKTÖR YAPACAK, ELEMANA İHTİYAÇ YOK” diye işten çıkarıldılar, başka kurumlara verdiler.
Özel sektör durur mu? Onlar sendikadan şikayetçi idiler. Bunu fırsat bilip iş yerlerini böldüler, parçaladılar, işerin çoğunu yine kendilerinin kurduğu TAŞERON firmalara taksim ve devrettiler.
TAŞERON hesabına çalışanların çoğu asgari ücretle çalışıyor, genelde paralarını gününde alamıyorlar. İş güvenceleri, izin ve sosyal hakları yok. TAŞERONUN işyeri ile sözleşmesi bitince çalışanlar işsiz kalıyor. TAŞERON FİRMA PATRONU işçilerin kıdem tazminatını ödemeden çekip gidiyor.
Aslında TAŞERONLUĞU uzun, uzun anlatmağa gerek yok. Herkes nasıl olduğunu biliyor. Hastanelerde, belediyelerde, “özelleştirilmeden önce” TELEKOMDA” TEDAŞ’DA, TAŞERON İŞÇİLERİNİ” görüp biliyoruz.
“TEMİZLİK İŞÇİLERİ, GÜVENLİKÇİLER, SU, ELEKTRİK SAATLERİNE BAKAN, PARASINI TOPLAYANLAR” büyük KENTLERDE çok DEĞİŞİK işlerde çalışanlar hep TAŞERON HESABINA çalışıyorlar.
Hükümet emeklilik yaşını 65 yaptı. Ama devlet kurumları bile işi TAŞERON FİRMAYA verirken çalışanların genç olmasını genelde 50 yaşının altında olması şartı getiriyor.
TAŞERON, DEVLETTEN ALDIKLARI PARANIN büyük kısmını kendine, azını çalıştırdığı işçiye veriyor. Genelde işçiden kestiği vergileri VERGİ DAİRESİNE, yine işçiden kestiği sigorta primlerini bir kısmı hiç, bir kısmı zamanında yatırmıyor.
Anayasamıza göre, “devlet” ülkeyi yöneten hükümetler insanların refah içinde yaşamasını sağlamak, herkese, yaşına, cinsiyetine ve gücüne göre iş sağlamak, bütün çalışanlara insanca yaşayacak bir ücret, “dünya çalışma örgütü İLO kurallarına uygun” çalışma şartları ve iş güvencesi sağlamak zorundadır.
Anayasada çalışanlar lehine var olan hakların hiçbiri TAŞERONLUK SİSTEMİNDE yoktur.
TAŞERONLUK KALKMALIDIR.
DEVLET İÇİN İNSAN ÖNEMLİDİR. TAŞERONLUKTA ise insan değil kar önemlidir.
Aslında TAŞERONLUK kalkınca devlet daha karlı çıkar. Bunu hesaplamak hiç de zor değildir.
Örnek olarak;
Devlet hastanelerinde temizlik işi yapan TAŞERONU düşünelim. İhaleye giren TAŞERON FİRMA hastanelerin nerede olduğunu, kaç işçi çalıştıracağını, işçiye ödeyeceği ücreti, kullanacağı temizlik malzemelerini, araç gereci, ödeyeceği, sigorta primlerini, vergileri, kullanacağı araçtaki benzini, işçiye vereceği elbiseyi, velhasıl her şeyi kalem, kalem hesaplar. Bunun üstüne kendi kar payını da koyar. Şu kadar paraya bu işi yaparım der. Kar edemeyecekse işi almaz. İşi alınca firma yetkilileri işyerlerine bile gitmez. Bütün işlerini maaşlı adamları yapar.
Devlet TAŞERON uygulamasından vazgeçse, TAŞERONUN cebine attığı kar payını işçiye verebilir. Çalışandan kesilen sigorta primleri, vergiler zamanında ödenir.
TAŞERONLUK SİSTEMİ NEDEN GETİRİLDİ?
Sağ partiler iktidarlarda hep özelleştirmeleri savunmuşlardır. AKP de onlardan farklı değildir. 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olunca 24 ocak 1970 ve IMF politikaları gereği “devletin neyi var, neyi yok” satmayı düşünüyordu. Ancak devletin bütün işyerlerinde memurların iş güvencesi, işçilerin SENDİKALARI vardı. Bu durumda özelleştirmeye çıkarsa özel sektör almazdı. İşveren ucuza işçi çalıştırmak isterdi.
12 eylül 1980 anayasası sendikaların ve emekçilerin birçok haklarını tırpanlamıştı ama, sendikalar var olduğu sürece ileride yine güçlenir, daha fazla ücret, sosyal haklar isteyebilirlerdi. İşte bu nedenle TAŞERONLUK ve 4 /C SİSTEMLERİNİ ve getirdi.
Kısa sürede görüldü ki, TAŞERONLUK ve 4 / C uygulaması kölelik sistemidir.
İnsan haklarına aykırıdır.
Kendimiz, çocuğumuz, torunumuz için 4 / C ve TAŞERONLUK SİSTEMİNE HAYIR.
Tüm çalışanlara, GREVLİ, TOPLU SÖZLEŞEMELİ SENDİKAL HAKLARA EVET.
Hangi parti 4 / C ve TAŞERONLUK SİSTEMİNİ KALDIRILACAĞIM diyorsa,
Tüm çalışanlara GREVLİ, TOPLU SÖZLEŞEMELİ SENDİKAL HAKLAR vereceğim diyorsa,
OYLARIMIZ O PARTİLERE OLMALIDIR. 25.03.2011 – İbrahim BAYTAK

DERBİ MESEL

“HIH” DİYENİN PARASI
Adam odun kesiyormuş.
Birisi gelmiş tam karşısında oturmuş.
Odun kesen bütün gün uğraşmış, emek sarf etmiş, ter dökmüş ve yorulmuş.
Karşıdaki adam da iş bitinceye kadar karşısında oturmuş, sesini çıkarmadan beklemiş.
İş bitince işveren “odunu kestiren” gelmiş, odun kesene parasını vermiş.
Baştan bu yana kenarda sessizce oturan kişi kalkmış, yanlarına gelmiş.
Bu paranın yarısı benim demiş.
Odunu kesen de, kestiren de şaşırmış.
Odunu bu kesti, sen ne parası istiyorsun? Diye sorduklarında,
O BALTAYI HER SALLADIĞINDA BEN DE “HIH” DEDİM.”
“Bu paranın yarısı benim” demiş.

KISSADAN HİSSE . Sizce de, DAYIBAŞI veya TAŞERONUN aldığı para ODUN KESENDEN, HIH diyenin istediği ve aldığı “HAK EDİLMEMİŞ” para değil midir?

KADINLAR

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

Aslında bütün kadınlar emekçidir.

Kadınlarımız ücret karşılığı bir işte çalışmasalar da evde, yemek, bulaşık, çamaşır, temizlik her türlü işi onlar yapar.

Hele kırsal bölgelerde, tarla işi, evde hayvanlara bakmak hep onların işidir. Mirastan pay bile verilmez kadınlara.

Hepsinden önemlisi çocuk bakmak da en önemli görevleridir.

Erkek taciz eder, tecavüz eder suçlu kadındır.

Ev kadınları, ekonomik bakımdan eşlerine bağlı olduğundan çoğu bütün zorluklara, dayağa, hakarete katlanmak zorundadır.

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;

Dünyadaki işlerin %66’sını kadınlar, % 34’ünü erkekler yapıyor,

Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’nunu erkekler % 90’nını alıyor,

Dünyadaki mal varlığının % 99 u erkeklerin, sadece % 1’i kadınların.

Şehirlerde evli kadınların % 18’i,

Köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.

Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.

Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.

KADIN HAKLARI NEDEN KUTLANIYOR?

ABD'nin NEW YORK kentindeki COTTON tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1857 yılında daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermeye başlıyorlar.

Kadınların talepleri seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlerin yeniden düzenlenmesidir.

Verdikleri mücadeleler sonunda talep ettikleri haklar verilmeyince, 8 Mart 1857 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak 40.000 kadın dokuma işçisi greve giderler.

Patronlar ve polisler bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler.

Grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek için grevdeki kadınları fabrikaya kilitlerler.

Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrikada yangın çıkar.

Yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulur.

Kaçmayan, kaçtığı halde fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayan 129 kadın işçi yanarak ölür.

Birleşmiş milletler (BM) 1975 yılını “DÜNYA KADINLAR YILI” ilan etti.

BM 16 aralık 1977 günü aldığı bir kararla da, bu olayın meydana geldiği 8 MART gününü “DÜNYA KADINLAR GÜNÜ” olarak kutlanmasına karar verdi.

Ülkemizde BM kararı gereğince 1975 de “KADIN YILI” yaygın ve kitlesel olarak solanlarla birlikte sokaklarda kutlandı, kadın kongresi yapıldı.

1978 yılından itibaren de 8 mart “DÜNYA KADINLAR GÜNÜ” olarak kutlanmaya başlandı.

1980 askeri darbesinden sonra 4 yıl kadınlar günü anma ve kutlaması yasaklanmıştır. Yine e bu yıllarda küçük gruplarca mütevazı kutlamaları yapıldı.

1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı.

1990 dan sonraki yıllarda kadın kuruluşlarının artması ile beraber daha büyük katılımlarla kutlandı.

Demokratik, hukuk devleti olduğu söylenen, anayasa ve yasalarında “kadın ve erkeğin eşit” olduğu yazan ülkemizde,

Başbakan “kadın erkek eşit olamaz” diyor.

“TÖRE CİNAYETLERİ, KADINLARA DAYAK, TACİZ” olaylarının yaygın olması ve bunlara caydırıcı cezaların bulunmaması,

Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi ve bunun “dinen caiz olduğunun söylenmesi”,

Kadın hak ve özgürlüklerinin sadece “BAŞÖRTÜSÜ” olarak görülmesi kabul edilemez.

Erkeğin kadına yaptığı taciz ve tecavüzlerde “SUÇUN BİR KISMININDA KADINDA OLDUĞUNUN” söylenmesi utanılacak bir durumdur.

Her şeye rağmen artık kadınlarımız haklarını elde etmek için daha fazla mücadele ediyor. Artık bir çok erkek de kadın haklarını kabul ediyor ve kadınlarımıza mücadelesinde destek veriyor.

TBMM de daha fazla kadın vekil olması toplumda büyük oranda kabul görüyor.

Bütün kadınlarımızın günleri kutlu olsun. 07.03.2011

VE KADINLAR
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,,
bizim kadınlarımız..
Nazım HİKMET

KARIN DOYURMAK, BESLENMEK

KARIN DOYURMAK, BESLENMEK
İnsana ilk öncelikli görev onu yaşatmaktır. Yaşaması için su, ve karnını doyuracak gıdaya ihtiyacı vardır. Sonra başını sokacak bir evi olması gerekir.
İnsanlar karnını ne ile doyuracaktır? Nasıl bir konutta oturacaktır?
Geliri az olan insanların karın doyurması büyük oranda “EKMEK” iledir. İnsan “EKMEK ve SU” ile yaşamını devam ettirebilir. Muhakkak arada makarna, pirinç, bulgur, patates, fasulye en ucuz gıdaları, yetiştiği ve ucuz olduğu aylarda sebze, meyve, bazen peynir, süt yumurta, zeytinde yenir. Ancak bu gıdalar düzenli değil bulunduğunda yenir. Dar gelirlinin en ağırlıklı gıdası “EKMEKTİR.” Ekmeğin yanında yenen her şey “KATIKTIR:”
Ama insanın karın doyurması değil beslenmesi gerekir.
İnsanların sağlıklı yaşayabilmesi için sadece karın doyurmaya değil beslenmeye, hem de “SAĞLIKLI BESLENMEYE” ihtiyacı vardır. Eğer bazı gıdalar alınmazsa insan bünyesi, vücudu savunmasız kalır.
Peki “BESLENME, SAĞLIKLI BESLENME” nasıl olur?
Beslenme daha anne karnında iken başlamalıdır. Anne doğumdan önce ve sonra iyi beslenmelidir. İyi beslenemeyen annelerin bebeğe verecek sütleri hem az, hem de besleyici olmadığı halk arasında bile bilinir.
Çocukların zeka, beyin gelişiminin % 70 – 80 i anne karnından çocuk 7 yaşına gelinceye kadar şekillendiği artık bilinmektedir. Yapılan bütün araştırmalar gelir düzeyi düşük ailelerde yetersiz beslenen çocukların zekalarının “iyi beslenen çocuklara göre” da düşük olduğu ve bunun ileride telafi edilemediği anlaşılmıştır.
Bu nedenle çocukların “KARNININ DOYMASI DEĞİL” iyi beslenmesi gerekmektedir.
Beslenmede, özellikle büyüme ve gelişme çağındaki çocuklar açısından en önemli ilk besin PROTEİNLERDİR. Protein kaynakları, “et ve et ürünleri, yumurta, süt ürünleri (peynir, yoğurt v.b.), baklagiller, tahıl ürünleridir.
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere;
İnsanın “anne karnından itibaren” büyümesi, gelişmesi için bazı besinlerin alınması şarttır. Sağlıklı gelişme, büyüme ve özellikle zeka gelişimi için dengeli beslenme şarttır.
Eğer iyi beslenemezsek büyükler de, çocuklar da vücudu hastalıklara dayanıklı, dirençli olmadığından kolayca hasta olur, tedavide hastalıkları kolay atlatamazlar.
İnsanlar “SAĞLIKLI BESLENMEK” için parayı nereden bulacaktır?
Demokratik toplumlarda bu görev “DEVLETE” verilmiştir.
Peki devlet kimdir?
Devlet ülke yönetiminde görev alan herkestir.
En başta milletin vekillerinden oluşan meclis, ve onun çoğunluğuna dayanan “HÜKÜMET” Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlardır.
Onların göreve getirdiği, müsteşarlar, genel müdürler, vali, kaymakam, ve devlette en küçüğünden en büyüğüne kadar görev yapan devlet memurlarıdır.
Belediye başkanları, belediye ve il genel meclisi üyeleridir.
Yargıdır. Anayasa mahkemesi, Yargıtay, Sayıştay, Danıştay, yerel mahkemelerde görev yapan yargıç ve savcılardır.
TRT genel müdürü ve çalışanlarıdır. Bağımsız, özerk kurumların başkan ve yöneticileridir.
Kısaca vatandaştan toplanan vergilerden maaşını alan, görevi vatandaşa hizmet etmek olan herkes devleti temsil eder.
Devlet adına çalışan bu kişilerin hepsinin yetki, görev ve sorumlulukları, uymak zorunda oldukları kurallar “ANAYASA ve YASALARDA” belirtilir. Kimse anayasa ve yasalarda belirtilmeyen yetkileri kullanamaz. Kullanırsa suç işler.
DEVLET makinesinin en tepesinde “tarafsız” bir cumhurbaşkanı vardır. Görevi devletin bütün kurumlarının uyum içinde çalışmasını sağlamak, aksaklıklar varsa bunları tespit edip başta başbakan olmak üzere kurumları uyarmaktır.
Ülkeyi yöneten hükümettir. Başbakan hükümetin başı olarak ülkenin ve insanların refah içinde yaşamasını, adaleti sağlaması görevidir.
Bunun için yeni yasalara ihtiyaç varsa hükümet yeni yasa tasarılılarını hazırlar ve meclise getirir, meclis görüşür, tartışır aynen veya değiştirerek kabul eder.
Bütün anayasalarda “Devletin yani ülkeyi yöneten hükümetlerin” temel amaç ve görevi;
Herkese, yaşına, cinsiyetine ve gücüne göre iş sağlamaktır.
Küçükler ve kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanları özel olarak korumaktır.
Bütün çalışanlara dinlenme, ücretli hafta ve bayram tatili ile yıllık izin hakkını sağlamaktır.
Emeği karşılığı insanca yaşayabileceği yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri almaktır.
Her geçen gün çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri almaktır.
Herkesin, sağlıklı bir çevrede yaşamasını sağlamaktır.
Herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamaktır.
Herkesin konut sahibi olmasını sağlamaktır.
Herkesin eğitim hakkından adil ve eşit şekilde yararlanmasını sağlamaktır.
Bütün bunlardan başka;
Çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, işsizleri korumak, işsizliği önlemek için ekonomik tedbirleri almak, çalışma barışını sağlamaktır. Herkes, sosyal güvenlik hakkına sağlamaktır. Şehit, gazilere onların dul ve yetimlerini korumaktır. Sakat, yaşlı ve özürlülerin korunması, toplum hayatına uyum sağlaması için tedbirleri almaktır.
Vatandaş olarak bizler anayasa ve yasalarda var olan bu haklarımızı başta hükümet ve devleti yönetenlerden istemeliyiz.
Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri hepsi bizim oylarımızla o görevlere gelmektedirler. Onlara “neden yapmadın” diye sormalıyız.
Eğer görevde iken bu hesabı soramıyor, sormamıza izin vermiyorlarsa tek silahımız “OY” ile sandıkta hesap sormalıyız.
Eğer bunu da yapmıyor, yapamıyorsak, yine bu kişilere oy veriyorsak,
Bu bozuk düzen aynen devam edecektir.
Sırtını iktidara, devleti yönetenlere dayamış bir avuç insan ülkenin hatta dünyanın bütün zenginliklerinden yararlanacak etrafı yüksek duvarlarla çevrili, korumaların beklediği, havuzlu, tam konforlu villalarda, lüks bir yaşam içinde, kuş sütü dahil her türlü dünya nimeti ile beslenirken, bir ayakları ülkede, bir ayakları dünyanın en uzak ülkelerinde gezerken, çocuklarını en iyi okullarda okutup, yurt dışına ihtisasa gönderip devletin en üst kademelerinde görev almalarını sağlarken, kısaca söylemek gerekirse dünyada “CENNETE GİBİ” yaşarken,
Biz milyonlarca işsiz, yoksul, dar gelirli, yeşil kart, yıllın belli zamanlarında makarna, pirinç, kuru fasulyeden oluşan gıda torbaları, soğuktan üşümeyelim diye kalitesiz kömürleri almak için devlet kapısında yalvarmaya devam ederiz.
Bu durumda bütün suç kimdedir? 13.03.2011

PASTA

PASTAYI BÜYÜTMEK, PASTAYI BÖLÜŞMEK

İstanbul'da yaşayanlar içinde en zengin % 1 ile en fakir % 1 arasındaki gelir farkı 322 kata çıkmış. Ülke düzeyinde ise bu oran 236 kat olmuş.

Bu durumda en üst düzeydeki birinin evine ülke çapında ayda 7.5 milyar TL,

İstanbul'da 10.5 milyar TL girerken en yoksulun evine ayda 32 milyon TL giriyormuş. (5.10.2000 Sabah Gazetesi)

El konulan 8 bankanın temizlenmesi için 7.5 milyar DOLAR harcanacakmış.

Bu para ile ülkemizin değişik yörelerine 160 FABRİKA yapılabilirmiş. (05.10.2000 Necati Doğru)

1960 lı yıllarda "önce pastayı büyütelim" diyordu ülkeyi yönetenler. Şimdi pasta büyüdü.

Ancak pastadan ülke nüfusunun çoğuna kırıntılar kalıyor.

Varlık içinde yokluk çekiliyor kısacası.

Çok az sayıdaki kişiler süper zengin iken, çoğunluk dar gelirli ve yoksul.

Demek ki yanlış yapılmış, pasta büyütülürken nasıl paylaşılacağını da hesaba katmak gerekiyormuş.

Şimdi pastanın başına çöreklenenler kendi paylarından bir gram bile vermek istemiyorlar. Üstelik pasta her büyüyüşünde eski payları oranında pay alıyorlar.

Üstelik bu pastadan fazla pay alandan yani çok kazananların çoğundan, Devlet vergi de alamıyor. SSK, Bağ-Kur primlerini toplayamıyor. İşadamlarına verdiği kredilerin birçoğunu geri alamıyor. Üstelik batık bankaların borçlarını da üstleniyor.

Bu borçlar, zar zor küçük esnaf ve dürüst işadamlarından toplanan vergilerle ve ücretli kesimden alınan vergilerle ödeniyor.

Vergiler toplanamıyor, toplanan vergiler borç faizlerine, batık bankaların temizlenmesine harcanınca,

Devlet, hastane yapamıyor, okul yapamıyor, adalete, eğitime, sosyal güvenliğe yeterli pay ayıramıyor, yol yapamıyor, baraj yapamıyor, su getiremiyor.

Böyle olunca ek vergiler konuyor, hizmetler için vatandaştan bağış adı altında para alınıyor.

Pasta paylaşımında adil olmak için gerekli yasalar çıkarılmaz, çok kazandığı halde vergi vermeyenden vergi alınamazsa, Devlet yapması gereken hizmetleri yapamaz, huzur, istikrar sağlanamaz.

BÜTÜN BU ADALETSİZLİKLERİ ÖNLEMENİN TEK YOLU "HUKUK" DUR.

Eğer adil bir hukuk sistemi uygulanırsa, yasalar çağdaş ve demokratik hukuk kurallarına uygun ve adil olursa, bu hukuk kuralları ve yasalar herkese ayrıcalıksız uygulanırsa,
- kimse banka batıramaz, kimse yolsuzluk yapamaz, kimse rüşvet alamaz, kimse trafik canavarı olmaz, kimse ihalelerde, özelleştirmelerde kimseyi kayıramaz,
- Kimse hak etmediği göreve gelemez,
- Kimse hiçbir suçu yokken görevinden alınamaz, görev yeri değiştirilemez,
- Başarılı olmayan siyasetçi yıllarca seçim kazanamaz, milletvekillerini liderler değil halk belirler,
- Başta okullar olmak üzere kimseden bağış alınmaz.
- Bütün işler toplanan vergiler ve devletin diğer gelirlerinden gönderilen ödeneklerle yapılır.

Eğer yine de bunları yapanlar olursa ve bu kişiler kim olursa olsun cezalarına da katlanmak zorunda kalacaktır.

Ancak, adil bir hukuk sisteminde,
- Bizlerde torpil yapamayız,
- Kaçak inşaat yapamayız,
- Suçlarımıza af isteyemeyiz, vergi, SSK, Bağ-Kur affı bekleyemeyiz,
- Çete kuramayız,
- Mahkemelerin verdiği kararlara itiraz edemeyiz,
- Hak etmediğimiz hiçbir şeyi elde edemeyiz.

Eğer bunları göze alır, hangi partili olursak olalım, siyasetçilerden torpilden önce ADİL BİR HUKUK SİSTEMİ istemedikçe ve hukukun hakim kılınması sağlanamadıkça bir şeylerin düzeleceğini beklemek hayal olur. (2000)

2000 YILINDA DURUM BUYMUŞ.

2002 YILINDA YAPILAN SEÇİMLERDE HALK BU DURUMDAN SORUMLU OLDUĞUNA İNADIĞI PARTİLERİ SANDIĞA GÖMDÜ. SEÇİMLERDE ANAYASAYI BİLE TEK BAŞINA DEĞİŞTİRECEK BİR ÇOĞUNLUKLA AKP TEK BAŞINA İKTİDAR YAPTI.

BU GÜN 2002 DEN DAHA FAZLA;

İŞSİZLİK,

YOKSULLUK,

GELİR DAĞILINDAKİ ADALETSİZLİK,

YOLSUZLUK YOK MU? 01.03.2011

TELEFON DİNLEME

BÜYÜK BİRADER
Ülkemizde, DİNLEME, İZLEME, TAKİP ancak; “4422 SAYILI ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTLERİYLE MÜCADELE KANUNUNUN UYGULANMASINA İLİŞKİN YÖNETMELİK” gereğince yapılmaktadır.
Buna rağmen günümüzde bir çok kişi her türlü haberleşmesinin “özellikle telefonlarının” dinlendiğini düşünüyor hatta buna inanıyor.
YASA DIŞI YOLLA DİNLEME
Ülkemizde yasa dışı yollarla, telefon veya ortam dinlemesi yapabilecek teknoloji üretimi yok. Hepsi “ithal” yurt dışından satın alınıyor. Bu malzemeleri kim yurt dışından getirmiş, kimlere satmış kolaylıkla izlenip, denetlenebilir.
Yasa dışı dinlemeleri kim yapıyor kolayca belirlenir.
Ancak çok daha vahim olan bir iddia var ki;
Resmi kurumlar “özellikle emniyet güçleri, polis” tarafından getirilen, kayıtlara girmeyen, bu aletlerle yasa dışı dinlemeler yapıldığı, bunları MEDYA SERVİS EDİLDİĞİ.
İlk olarak hükümetin bu koynu araştırması, gerçekten böyle bir şey varsa önlenmesi, yapanların en ağır şekilce cezalandırılması gerekir.
MAHKEME KARARI İLE DİNLEMELER VE İZLEMELER
Eğer; Güvenlik güçleri “polis, jandarma” çıkar amaçlı bir suç şebekesinin, suçlarının kanıtlanmak için dinleme dışında başka bir yöntem olmadığını anlamışsa, “4422 YÖNETMELİK” gereği C. Savcısına başvurur. C. Savcısı kanıtları değerlendirir, o da buna inanırsa “dinleme ve izleme” yapmak için “dinlenecek örgüt üyelerinin kimliği, telefon numara bilgilerini belirterek mahkemeye başvurup dinleme, izleme izni alınır. Bütün bunlar için gizlilik kurallarına tam olarak uyulur. İzin 3 ay için verilir. ancak iki defa üçer ay uzatılabilir.
Dinleme ve izleme sonucu suçlu olmadıkları açığa çıkarsa C. Savcısının yazılı emri ile son verilir. C. Savcısının denetimi altında ve en çok 10 gün içinde güvenlik güçlerince yok edilir.
Ancak bir çok kişi “YASA VE YÖNETLİKLERE UYULMADIĞINI” söylemekte, bu güne kadar yapılan bir çok olayı buna kanıt olarak göstermektedir.
İtiraz ve yakıma konuları;
Emniyet güçlerinin bu yasalara dayanarak “özellikle iktidara muhalif” siyasetçi, gazeteciler, hatta yargıç ve savcılar, dahil birçok kişiyi dinlemekte ve izlemekte olduğu inancıdır.
Emniyet güçleri dinlenmek istediği kişilerin bir suça karıştığı konusunda hiçbir belirti, kanıtı olmadığı halde mahkemelerde dinleme izini için başvurmakta, izin talebinde yasa ve yönetmelikte belirtilmesi gereken hususların hiç birinin yer almadığı, dinlenip, izlenmesi için izin istenen kişinin çoğu zaman adının dahi yazılmadığı, kime ait olduğu açıklanmayan değişik kişilere ait çok sayıda telefon numaralarının ve bilgilerin yazıldığı, izin veren yargıçlar da “yasalarda aranan şartlar olmadığına bakmadan” yargıçların istenen izinleri verdiği iddiaları yaygınlaşmıştır.
Bu şekilde alınan izinlerle yapılan dinleme ve izlemeler sonucu, insanların özel yaşamına girilmekte, elde edilen bilgiler suç olsun olmasın bazı medyaya organlarına sızdırılmakta, bu dinleme ve izlemeler sonucu insanlar göz altına alınıp, evine işyerine onlarca emniyet gücü ile baskınlar yapılıp aranmakta, suç unsuru olup olmadığı tespit edilmese bile el konulan belgeler daha sonra incelenecek denilerek, suçları dahi açıkça söylenmeden emniyet, savcılık sorgulanıp mahkemeye sevk edilmekte ve çoğunlukla tutuklanmaktadırlar.
İlk günler insanlar “muhakkak bir suçları var ki bunu yapıyorlar, bana neden bir şey olmuyor” diye düşündüler. Bu uygulamaları devam ettirenler, insanlar olaya hep böyle bakacak dediler. Ama bir zaman geldi ki;
“Bir bardak suya mürekkep damlatın, bana mısın demez. Bunu tekrarlayın hep mürekkebi yutar. Mürekkebi damlatan kişi bunun devamlı böyle olacağını sanır. Ta ki son damlaya kadar. Son damlada su masmavi oluverir. (kaynak ÖZDEMİR İNCE)
Bu olaylarda da insanlar son damladan sonra gördü ki suy mavileşiverdi. Suyun mavileşmesi ile insanlar bütün bu yapılanların hukuka, insan haklarına uygun olmadığı, yarın kendisinin de başına gelebileceğini düşünmeye başladı. Suçlu ilan edilen, tutuklanan kişilerin, kanıtları gizlemesi, kaçması ihtimali hiç olmadığı, halde tutuklanması da inandırıcı gelmemeye başladı.
Tutuklanan insanların aslında suçsuz olabileceği, iktidara muhalefet eden kişilerin sindirmek, korkutmak için yapıldığı, bütün bu hukuksuzluklar yargı kararı ile ve yasalara göre yapılıyor olsa da iktidarın rolünün olabileceğine her geçen gün daha fazla kişi inanmaya başladı.
BÜTÜN BUNLARI YAPAN, YAPTIRAN “BÜYÜK BİRADER” KİM?
GEORGE ORWELL, daha 1949 yılında “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı ürkütücü bir kitap yazmış.
"Her şeyin tümüyle devletin denetiminde olduğu, belirsiz ve muhalefetsiz bir toplumu, gerçeklerin, doğruların saptırıldığı, konuşma özgürlüğünün yok edildiği modern dünyanın kurulabileceği tehlikesini görmüş ve bu tehlikeye karşı yürekten uyarı yapmış böyle bir modern dünyayı protesto etmiş.
Bu kitapta anlatılanlar günümüze ait bir günlük gazeteden alıntı mı diye düşünmeden edemiyor insan. Günümüzde yetkililerin kulağının büyüdüğü, büyütüldüğü bir dönem yaşamıyor muyuz?
ORWELL, Türkiye'yi 60 yıl önceden anlatmış adeta. Bu gün "Büyük birader bizi sadece gözetlemiyor, hepimizi dinliyor!"demek daha doğru olsa gerek.
“Dinleyen herkes aynı zamanda dinlenir, büyük birader her zaman değişebilir.
Bazı eylemler vardır ki başlatma yetkisini bu gün siz elinizde tutabilirsiniz yada tuttuğunuzu sanabilirsiniz. Ama bitirme, sonlandırma yetkisine sahip olamadığınızı unutursunuz.
Ne güzel sözdür, "Dinleyen kendini dinler," derler.
Basit, sıradan, günlük bir olay kulaktan kulağa ulaşınca anlamı tamamen değişir ve bir kavgaya yol açar. Dinleme kavramı hem trajik hem komiktir. Bu gün bizi dinleyen ve izleyen büyük biraderin FOUCHE'NİN hayatını okursa, kullanma, kullanılma kavramının çift yüzlü kesici özelliğini belki düşünür. (Kaynak: DOĞAN HIZLAN’IN “Büyük birader kim” başlıklı 26.02.2009 tarihli yazısı) 26.02.2011




.

NASIL İDARE EDİLMEK İSTERSİNİZ?

NASIL İDARE EDİLMEK İSTERSİNİZ?

Dünyada bütün ülkeler birbirinden farklı, tarihi, sosyolojik ve siyasal koşullara sahiptir.
Yüzlerce yıldır varlığını, bütünlüğünü devam ettiren değişik yönetim biçimlerini görmüş ülkeler, yılların verdiği tecrübe ile,
20. yy ortalarından itibaren kendilerine en uygun “yönetim – rejimleri” benimsemişlerdir.

PARLAMENTER DEMOKRASİ ;
Bu güne kadar denenmiş en demokratik sistemdir.
Her 4 veya 5 yılda bir genel ve yerel seçimler yapılır.
Halk kendilerini yönetecek vekillerini ve kendini yönetmesini istediği partileri seçerler.
Toplumun bütün kesimleri değişik siyasi partiler, sendikalar, meslek odalarında örgütlenmiştir.
Herkes örgütleri eli ile yada kendisi düşünce, fikir ve görüşlerini serbestçe dile getirir.
Kimse dini, inancı, ırkı, fikri, ve düşüncesi nedeniyle hor görülemez. Herkes yasalar önünde eşittir.
Halkın tüm kesimlerinin gerçek temsilcilerinden oluşan bir “tek veya iki dereceli” meclis,
Meclis çoğunluğuna dayanan “başbakan ve bakanlardan” oluşan hükümet,
Meclis ve iktidardan tamamen bağımsız ve tarafsız yargı,
Meclis çoğunluğu tarafından seçilen ve yetkileri sembolik, kısıtlı bir cumhurbaşkanı vardır.
Bu sistemin gücü “YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI” olarak kuvvetler ayrılığını benimseyen bir anayasa” ve demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan SİYASİ PARTİLERDİR.
Hükümet, mecliste çoğunluğu oluşturan bir veya birden fazla parti tarafından kurulur.
Hükümet ülkeyi yönetirken kesinlikle anayasa ve yasalara uyar.
Meclis, hükümetin tasarı olarak getirdiği veya milletvekilleri tarafından getirilen kanun tekliflerini görüşür aynen veya değiştirerek kabul veya ret eder.
Meclis tarafından kabul edilen yasaları cumhurbaşkanının veto yetkisi vardır.
Cumhurbaşkanı, muhalefet partileri veya belli sayıda milletvekili kabul edilen yasaların “anayasaya aykırı” olduğunu iddia ederek anayasa mahkemesine götürülebilir. Anayasa mahkemesinin kararı kesindir.
Anayasa değişikliğinin nasıl olacağı yine anayasada belirtilmiştir.
MİLLİ İRADE; hiçbir zaman meclis çoğunluğu bulunan partinin iradesi değildir.
MİLLİ İRADE; Demokratik yollarla, eşit koşullarla yapılan seçimler sonucu, toplum bütün kesimlerinin temsil edildiği “MECLİSİN TAMAMI” dır.
Meclis ayni zamanda hükümetin bütün yaptıklarının “icraatlarının” denetim organıdır.
TEHLİKE NEDİR?
Adaletsiz seçim sistemi bir partiye, mecliste hak etmediği bir çoğunluk getirebilir. Bu parti bunu fırsat bilerek devamlı iktidarda kalmak TEK PARTİ veya ADAM DİKTATÖRLÜĞÜ kurmak isteyebilir.
İktidar partisi lideri, parti yetkili kurullarının bütün yetkilerini kendinde toplayabilir. Bu yetkileri ile önce parti üst yönetimini, sonra il, ilçe yönetimlerini kendi yandaşlarından oluşturabilir.
Seçimlerde, milletvekili, belediye başkanı kim olacak, kim bakan olacak o karar verir. Bütün bu kişiler artık sadece liderin dediklerini yapacaktır. İktidar “BAŞBAKAN” meclis çoğunluğu ile istediği yasaları çıkartabilir. Devletin bütün kadrolarına istediği ve her dediğini yapacak kişileri getirebilir. Hatta istedikleri kişiyi cumhurbaşkanı da seçebilirler.
Kim olursa olsun, itiraz eder, istenileni yapmazsa anında partiden atılacak veya görevden alınacaktır.
Böylece “YARGI” dışında devletin bütün kurumları iktidar “BAŞBAKAN’IN” emrine girmiş olacaktır.
Bütün bunları başardığı taktirde, YARGIYI” da kontrol hatta emrine almak isteyecektir.
Hatta zamanla bunların çoğunu da başarmış bulunabilir.
DEMOKRATİK PARLAMENTER SİSTEMİ benimsemiş, her şeye rağmen bunu uzun yıllardır korumuş bir ülkede halk, tehlikeyi görecek, özgür seçme ve seçilme hakkı elinden alınmadan, yapılan ilk seçimlerde,
“TEK PARTİ veya TEK ADAM DİKTATÖRLÜĞÜNE” asla izin vermeyecektir.

BAŞKANLIK SİSTEMİ:
Dünyada hepsi birbirinden farklı, kendi tarihi, sosyolojik ve siyasal koşullarına uygun “BAŞKANLIK” rejimleri mevcuttur.
Başkanlık sistemin en iyi ABD de uygulanır. “200 yılı aşkın süredir anayasa ve kurallar değişmemiştir”
Yürütme “İKTİDAR” başkandır. Yasama “TEMSİLCİLER MECLİSİ VE SENATODAN” oluşan KONGREDİR. Üyeleri partili olsalar da kişisel olarak seçimlere katılan ve doğrudan halk tarafından seçilen milletvekili ve senatörlerden oluşmaktadır. Başkan Kongreyi feshedemez.
Başkan 4 yıllığına yardımcısı ile birlikte seçilir. Ayni kişi en fazla 2 kez başkan seçilebilir ve ülkede koşullar ne olursa olsun bu süre ve kural değiştirilemez.
Başkan seçilebilmek için dört anayasal koşul vardır: ABD'de doğmuş olmak, ABD vatandaşı olmak, 35 yaşında veya üstünde olmak, Son 14 yıldır ABD'de ikamet ediyor olmak.
Başkan, hükümet üyelerini “BAKANLARI” atar. Bakanlar kongre üyesi bile olsa üyelikleri düşer. Hükümeti senato üyeleri onaylar. Bakanlar Kongreye karşı sorumlu değildir. Sadece başkana karşı sorumludur. Başkan istediği bakanı azledebilir. Hükümet toplantılarında son ve kesin söz Başkana aittir.
Gerek duyulan yasalar kongre tarafından çıkarılır. Başkan çıkan yasaları “VETO” edebilir.
Başkan kendi politikalarını uygulayacak kadroları bürokratik kademelere atayabilir. Ancak yüksek dereceli memurların atamalarında senatonun onayı aranır.
Başkan silahlı kuvvetlerin başkomutanıdır. Silahlı kuvvetlerin nasıl nerede ne zaman hangi biçimde kullanılacağına karar verir. En küçük rütbeli subaydan en yüksek rütbelisine kadar hepsini başkan atayabilir.
Yüksek Mahkeme başkanı başkan tarafından atanır ama senato tarafından onaylanması gerekir. Başkan yargıçları görevden alamaz. Ömür boyu seçildikleri için tarafsız ve bağımsızdırlar.
Başkan kararlarına karşı çıkamaz, uygulamıyorum diyemez. Yüksek Mahkeme, ABD'de en yüksek yargı, aynı zamanda temyiz organıdır.
Dış politikada Başkan önemli kararları bizzat kendisi alır. Başkanın yabancı devletlerle imzaladığı anlaşmalar ve büyükelçi atamalarında Senatonun onayı gerekir.
ABD'de sisteminin temeli, “Temsilciler Meclisi ve Senatodan” oluşan KONGREDİR.
Bütçenin kabulü, federal hazine çıkış ve girişler, mali yasaların yapılması tamamı ile kongreye aittir.
Kongre; isterse başkanın bazı yapmak istediklerini engellemek için harcamalarına engel olabilir.
Komisyonları mahkeme gibi davranır. Hatta başkan hakkında suçlama yapabilir. Başkanı, vatana ihanet, zimmetine para geçirme veya diğer cürüm yada ağır suçlar nedeniyle itham edip, yargılayabilir.
TEHLİKE NEDİR?
Bu sistem ABD dışında bütün ülkelerde DİKTATÖRLÜĞE dönüşmüştür.
Latin Amerika ülkeleri, Afrika, Avrasya ülkelerinde de uygulanmaktadır.
Bu ülkelerde başkanlar seçimle gelmiş olsalar da kısa sürede bütün yetkileri kendilerinde toplar, meclis, yargı ve ordu başkanın kontrolüne geçer.
Yıllar geç tikçe ülkede özgürlükler kısıtlanır, baskı rejimi oluşur, yolsuzluklar artar.
Her 4 yılda bir seçimler yapılsa da hep % 80 – 90 gibi büyük bir çoğunlukla başkan ve partisi kazanır.
Belli bir süre sonra halk artık dayanamaz ve ayaklanır. Ancak hiçbir zaman muhalefete izin verilmediği için başkan devrildiğinde yerini dolduracak bir parti, lider bulunmaz. Ülkede kargaşa ve huzursuzluk baş gösterince hemen ORDU devreye girer. Ya darbe yapıp ordu komutanı başkanın yerine geçer veya ordu geçici olarak yönetimi üstlenir ve seçimler sonucunda yeni başkan seçilir. Ama değişen hiçbir şey olmaz. Çünkü yeni başkanda halkın değil egemen güçlerin temsilcisidir. Çark bu şekilde devam eder.
TIPKI BU GÜNLERDE MISIR, GEÇMİŞ YILLARDA LATİN AMERİKA ÜLKELERİ ve UKRAYNA’DA” OLDUĞU GİBİ.” Filipinler, Endonezya’da da durum farklı değildir.

YARI BAŞKANLIK SİSTEMİ:
Başkanlık ve parlamenter sistemin karışımıdır. Yürütme gücü halk tarafından seçilen devlet başkanı ile meclis güvenine dayanan hükümet başkanı arasında paylaşılır. Fiili olarak ise yürütmenin başı devlet başkanıdır. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği parlamenter sistem olarak tanımlanabilir.
Başkanlık sisteminden farkı yürütme organının iki başlı olmasıdır. Yani tek bir başkan yoktur yürütme organı olarak, başkanın görevini (yürütme görevi) bakanlar kurulu ve cumhurbaşkanı üstlenmiştir.
Başkanlık sisteminden bir diğer farkı ise yürütme organının bir kanadı olan bakanlar kurulunun, yasama organının “meclis” güvenine dayanmasıdır. Bu durumda yasama organı, mevcut bakanlar kurulunu güvensizlik oyu ile görevden alabilir.
İstikrarlı bir yönetim biçimi denilir, bu doğrudur.
Bu sistemi uygulayan ülkeler, Fransa, Çin, Rusya’dır.
TEHLİKE NEDİR?
Parlamenter demokratik sistemdeki tehlikelerin aynisi bu sistemde de vardır.
Fransa’da sorunsuz uygulanan bir sistem ÇİN ve RUSAYA’ da TEK ADAM yönetimine dönüşmüştür.

SONUÇ OLARAK:
Bu sistemlerden birini uygulayan bir ülke başka bir sistemi benimsemek isterse, anayasasında köklü bir değişiklik yapması gerekir.
Bunu yaparken de ülkede ayrılıklara, iç kavgalara hatta bölünmelere neden olabilir.
Sizce en iyi hangi sistemdir?
Nasıl idare edilmek istersiniz? 13.02.2011

ERDEM NEDİR?

ERDEM NEDİR?
Erdem kavramı, felsefe tarihinin başlangıcından beri yer almıştır.
Sözlük anlamları, Ahlakın övdüğü, iyi, alçak gönüllü, yiğit, doğru, faziletli v.b niteliklerdir.
İnsanın yaşamın anlamı ise; "erdemli olmak" mutluluk yaşamın temel amacıdır ancak mutluluğa ulaşmak için erdemli olmak gerekir. Erdemli olmak ise ancak bilgi sahibi olmakla mümkündür.
KIBRIS’LI ZENON: Mutluluk için Erdemli olmanın şart olduğunu söyler.
EPİKUROSCULUK’ da,"komşun farkına vardığında utanacağın bir şey yapma" der.
Bilgi insanı erdemli yapar. Çünkü ahlaki olarak doğru davranmayı sağlayan şey bilgidir. Ahlaki doğruluk erdemli olmakla birdir. İyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarında görülen topluma, yere, zamana göre farklılıklar erdem kavramının da farklı şekillerde düşünülüp anlaşılmasını getirmiştir.
ERDEM; İyilikçilik, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı, fazilettir. İnsanın ruhsal olgunluğudur.
BÜYÜK DÜŞÜNÜRLERE GÖRE ERDEM NEDİR?
FARABI: Kişiyi erdemli kılan Tanrı'dır.
FRİEDRİCH HEGEL: Erdem, varlığın bilincidir.
KALLIKES: Erdem, güçsüzün işine gelendir.
SPINOZA: Erdem akla uygun davranmaktır.
ARISTIPPOS: Erdem, haz almada ölçülü olmaktır.
IMMANUEL KANT: Erdem bir içgüdü işi değil bir akıl işidir.
SCHOPENHAUER: Erdem denmeye değer tek eğilim acımaktır.
FRİEDRİCH NIETZSCHE: Erdem, insanın insanüstüne ulaşmak için harcadığı çabadır.
DESCARTES: Erdem düşünce ölçüsünü kullanmaktır. İyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz karardan ibarettir.
MAHAVIRA: İnsan, hiçbir canlı varlığa kötülük yapmadan yaşamalıdır. Çok sıkı bir perhiz yapmalı, mümkünse çıplak gezmelidir. Aç kalarak ölmek en büyük erdemdir.
SOKRATES: Tek kesinlik, erdem bilgisindedir. Erdem öğrenilir. Kişiler bilmedikleri için kötüdürler. Erdem birdir, bölünmez, ayrılmaz. Erdem insanın kendini bilmesi, tanımasıdır.
VOLTAIRE: Erdem, benzerine iyilik etmektir.
HUTCHESON: Erdem bir eğilimdir, iç güdüdür.
ORIGENES: Erdem, Tanrı karşısında ölçülü olmaktır.
JOSEPH BUTLER: Kişinin kendi kendinin yargılamasıdır.
GEULINCX: Erdem, Tanrı'nın düzenine boyun eğmektir.
MAX STIRNER: Erdem, kendi isteklerime benim uygunluğumdur.
BERKELEY: Erdem, sonsuz güçlü ruhun idrak ettirdiği bir fikirdir.
LEIBNIZ: Erdem bir zorunluluktur şu halde erdemsizlik mümkün değildir.
SAMUEL CLARKE: Erdem nesnelerin doğal niteliklerine uygun davranmaktır.
SARTRE: Hiç bir şey kişi oğlunu, kendinden, kendi benliğinden kurtaramaz.
FRİEDRİCH NIETZSCHE: Erdem, insanın insanüstüne ulaşmak için harcadığı çabadır.
KONG FU TSEU: İnsanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. Bunun içinse erdem gerekir.
GOTAMA: İnsan yüreğinden yaşamak isteğini çıkartmalıdır, ancak yok olarak acıdan kurtulabilir...
KSENOFANES: Varlık her şeydir. Değişiklik görünüşten ibarettir, gerçekte değişen hiçbir şey yok.
FRANCİS BACON: Erdemler ülkesini yöneten Süleyman Evi bir başka adıyla Altı Günlük İşler Koleji'dir.
MACCHIAVELLI: Sözünde durmak büyük bir erdemdir, ama bütün büyük işleri sözünde durmayanlar başarmışlardır.
EMPEDOKLES: Devinim bir gerçektir ama oluş diye bir şey yoktur. Sevgi sonunda tiksinmeyi yenecektir. Sevgi Tanrı'dır...
HERAKLEITOS: Evren, yaratmayla yok olmanın sonsuza kadar birbirini kovalamasıdır. Her şey ancak karşıtların kavgasından
doğar...
PARMENIDES: Varlık eğer var olmaya başlamışsa, ya bir varlıktan ya da bir yokluktan çıkıyor demektir. Üçüncü bir oluş düşünülemez. Varlık eğer bir varlıktan çıkıyorsa, kendi kendini doğurmuş oluyor ki bu da
yeni bir şey olmaması demektir. Varlığın yokluktan çıkması akla uygun değildir. Varolan değişmez. Çünkü değişmek ya bir varlığa ya da bir yokluğa geçmek demektir. Bu kuruntudan ötürü akıl için bir birlik olan evren, biz insanlara ikililik olarak görünüyor...
MONTAIGNE: Biz insanlar, kendimizi kötülemede gösterdiğimiz zekayı hiç bir yerde göstermeyiz. Kafamızın o herşeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir. İnsanı öldürmek için gün ışığında geniş meydanlar ararız. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev onu öldürmesini bilmekse bir çok erdemleri içine alan bir şereftir.
Sizce ERDEM nedir? 05.02.2011

5 Şubat 2011 Cumartesi

TORBA

TORBA YASA
Adı TORBA YASA, çünkü içinde ne istersen ne ararsan var. Torbanın içinde birbiri ile ilgisi olmayan birçok yasal düzenlemeler var.
TORBANIN içinde, eylem yapan CHP ve DİSK, KSK, TMMOB, TTB gibi emek örgütlerinin de karşı çıkmadığı, hatta desteklediği bir çok yasal düzenleme var.
Ancak, TORBANIN içinde ayni zamanda,
İşçi, memur, stajyer ve tüm çalışanların “EMEKÇİLERİN” bu güne kadar kazanılmış haklarını elinden alan yasa değişiklikleri de var.
EMEKÇİLER işte bunlara karşı çıkıyorlar.
AKP ye oy veren, destekleyenler TORBA YASAYA karşı çıkan eylem yapan EMEKÇİLERE kızıyorlar.
Kızıyorlar ama eğer yasalar aynen kabul edilirse, onlarda nasiplerini alacaklar.
AKP, CHP, MHP veya başka bir partiye oy vermiş bile olursan ol,
Hangi inançtan , düşünceden, etnik kimlikten olursan ol,
Ülkemizin hangi bölgesinde, il, ilçe, kasaba veya köyünde oturuyor olursan ol,
İster daha yeni doğmuş veya ilköğretimde, orta öğretimde, üniversite okuyor olursan ol,
İster bu gün işsiz ol, ister düşük, ister yüksek ücretle çalışıyor ol,
Karşı çıkılan yasalar kabul edilirse, herkesin ama herkesin,
Bu güne kadar var olan eskiden kazanılmış haklarının bir kısmı elinden alınacak, gasp edilecektir.
HANGİ YASALARA İTİRAZ EDİYORLAR? NE İSTİYORLAR?
1 - Deneme süresi ilk defa işe girenler için eskiden 2 ayken şimdi 4 ay olacak.
“Deneme süresi düşürülmelidir” diyorlar.
2 - Stajyer uygulaması genişletilmekte, eskiden Stajyerlik ücretleri 229 TL iken şimdi 178 TL düşürülecek. eğer işyerinde çalışan 20 kişiden azsa stajyer ücreti 100 TL den daha az olacaktır.
Meslek yüksek okulu (MYO), Meslek lisesi ve çıraklık okulu öğrencileri aynı kategoride, iş öğrenimi adı altında, daha kuralsız ve düşük ücretle stajyer olarak çalıştırılacak, emek, alın teri sömürüsü artacak.
“Stajyer ücretleri düşürülmesin, MYO öğrencileri için stajyer ücretleri artsın, stajyer öğrencilerin hepsi insani koşullar altında iş öğrenebilecekleri ortamların hazırlansın” diyorlar.
3 - Resmi olarak bile 3 milyon işsiz varken işsizlik ödeneğinden sadece 170 bin kişi faydalanıyor. İşsizlik Fonu prim gelirlerinin yarısı taşeron firmalara, özel İstihdam Bürolarına verilecek.
“İşsizlik Fonu sadece işsiz maaşlarının ödenmesi için kullanılsın, yağmalanmasın” diyorlar.
4 - Belediye işçileri norm kadroda bile olsa, “İhtiyaç fazlası” ilan edildikleri taktirde, Milli Eğitim veya Emniyet teşkilatının taşra teşkilatlarına gönderilecektir. Atandıkları yere 5 günde başlamazlarsa işlerini kaybedecekler. İşçiyi yollayan belediye 5 yıl boyunca yeni kadrolu işçi alamayacak.
İşçi ihtiyacı olursa taşeron ile anlaşacak. Taşeronlaşma yaygınlaşacak.
“kazanılmış hakların gasp edilmesin” diyorlar.
5 - Kriz döneminde, şirketlerin çalıştırdıkları işçilerin ücretleri işsizlik Fonundan ödendi. Şimdi yasa değişecek, ülkede hiç kriz yokken bile şirket her dara düştüğünde ücretsiz izinler, kısa çalışma ödeneği devreye girecek. Bu uygulamanın olduğu işyerlerinde işten çıkartmalar kolaylaşacak.
“Bu yasa geri çekilsin, iş güvencesinin kapsamı genişletilsin” diyorlar.
6 - Şirketler artık daha az devamlı işçi çalıştıracak. İşçiye ihtiyacı olursa uzaktan, evden, çağrı üzerine çalışma yaygınlaşacak. Bu uygulamalarda primler eksik yatırılacak. Sağlık için eksik primleri, “emeklilik ve işsizlik fonu” için bile işçi cebinden prim yatıracak.
“Kısmi çalışma azaltılsın, primler tam yatırılsın, işçilere fazladan yük getirilmesin” diyorlar.
7 - Turizm sektöründe azami iki ay olarak belirlenmiş denkleştirme süresi dört aya çıkacak. Bu uygulama ile fazla mesaiden kaynaklı haklar gasp edilecek.
“Hak kayıplarına yol açan denkleştirme uygulaması kaldırılmalıdır” diyorlar.
8 - Torba Yasa ile kamuda esnek istihdam artık yasal hale getirilmektedir. Kamu emekçisi birkaç farklı kurumda, 8 saatlik mesai dışında farklı şekillerde çalıştırılabilecek, insan faktörünü göz ardı edilecek.
“İnsanı değil işi korumayı getiren bu uygulamalar kabul edilemez” diyorlar.
9 - Kamu emekçileri, istekleri dışında, kurum içi ve kurumlar arasında,
6 aydan 1 yıla kadar görevlendirilebilecek. Sürgün kural haline gelecek.
“Yandaş sendikaları güçlendirecek, sürgün yasalaşacak bu uygulama geri çekilsin” diyorlar.
10 - Özel sektörde 10 yılın üzerinde yöneticilik yapmış kişiler, kamu kurumlarının başına getirilecekler. Böylelikle kamu yararı ilkesinin yerine, piyasa koşullarına uyum sağlanmaya çalışılacak. Özel sektör zihniyeti kamuyu yönetilecek.
“Kamu hizmetlerini, kâr amacı değil kamu yararı esas alarak sürdürmek gerekir. Kamu kurumlarını ticarethaneye dönüştürecek bu uygulama kabul edilemez” diyorlar.
11 - İşyeri denetimlerini iş müfettişlerinin yerine çalışma bakanlığının memurları yapacak. İşçi daha korumasız hale gelecek. Böylelikle kamuda nüfuzu olan, denetimden kaçabilecek. İşçi mağdur edilecek.
“Bu teklif geri çekilmelidir” diyorlar.
NEDEN BU KARDA KIŞTA, EVİNDEN BARKINDAN AYRILIP ANKARA’DA EYLEM YAPIYOR, COP, SOĞUK SU, BİBER GAZI YİYORLAR?
“KAZANIRLARSA BİZE DE FAYDASI OLACAK, EYLEME KATILAMADIK AMA KALBEN DESTEKLİYORUM” DEMEMİZ GEREKMEZ Mİ? 03.02.2011

TEK BAŞINA

% 50 OY, 367 DEN FAZLA MİLLETVEKİLİ
Bu seçimler bütün partiler için önemli.
Başbakan için ise çok, çok daha önemli.
Üstelik başbakana sadece iktidar olmak da yetmiyor.
Seçimlerde % 50 den fazla oy, 367 den fazla milletvekili çıkaracak,
Anayasayı istediği gibi değiştirecek,
Başkanlık sistemini getirecek.
Ülkenin ilk halkoyu ile seçilmiş başkanı olacak,
2017 bir daha seçilecek TÜRKİYE’ yi 2023 e kadar TEK BAŞINA yönetecek.
AKP 8 yıllık iktidarında.
“YOKSULLUK, YOLSUZLUK, YASAKLAR” kalkmamış.
Milyonlarca kişi işini, işyeri olan işyerini kaybetmiş. İş bulma umudu da yok.
Her ile bir üniversite kuruldu ama üniversiteyi bitiren gençlere bile iş yok.
Henüz işini kaybetmemiş, zar, zor iş bulup çalışanların çoğu sigortasız,
sosyal güvencesiz, iş güvenceleri yok. Haksız yere işten atılanlar hak arayamıyor.
İşsizlik parası çok az ve almak da çok zor.
Ülkemiz zenginleşti, kişi başına milli gelir 15.000 dolar oldu diyorlar.
Ama kimse bu zenginlikten hiçbir pay alamıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik daha artmış.
Herkes konuşmaktan korkuyor. Kimse fikir ve düşüncelerini özgürce söyleyip yazamıyor.
İnsanlar telefonlarının dinlendiğini düşünüyor. Korku toplumu oluşmuş.
Anayasa 12 eylül referandumu ile değişti.
Darbeciler, işkenceciler, faili meçhul cinayetlerin fail ve azmettiricilerinden hesap sorulmadı.
Söz verildiği gibi yargı, bağımsız, tarafsız olmadı. İktidara daha da bağımlı hale geldi.
Vatandaşın istediği yargı reformu, davalarının mahkemelerde kısa sürede bitmesiydi yapılmadı.
Suç “Yüksek yargıda” diyerek onu da yasal değişiklik yaparak iktidarın denetimine alacaklar.
Partilerde lider sultası sona ermedi.
Millet kendini temsil edecek vekilini yine kendi belirleyemiyor.
Ülkemizde, insanlarımız 4 yıl öncesine göre;
Daha zengin değil. Daha mutlu değil. Geleceğinden daha umutlu değil. Daha özgür değil.
İktidarda olanlar, akrabaları, eş, dost ve yandaşları zenginleşirken,
Ülkede işsizlik, yoksulluk, delir dağılımındaki adaletsizlik artmış.
Herkes hatta zenginler, sanayici, ihracatçı, iş adamları bile halinden memnun değil şikayetçi.
Toplumun her kesiminden durumundan şikayet eden milyonlarca kişi varken,
AKP kimden ve nasıl % 50 den oy alacak? 367 den fazla milletvekili nasıl kazanacak?
Başbakan hem partisinde hem de ülkede bu gün tek adam.
Bakanların hiçbiri kendine karşı çıkamıyor,
Milletvekilleri, başbakanın isteği dışında özgürce konuşamıyor, oy kullanamıyor,
Kimin milletvekili, belediye başkanı, il başkanı, ilçe başkanı olacağına,
Hatta kimin Cumhurbaşkanı, kimin meclis başkanı olacağına başbakan karar veriyor.
Yasama, Yürütme den sonra yargı da artık bağısız ve tarafsız değil.
ABD ve AB ülkelerinin desteği halen devam ediyor.
Devletin en üst kadroları,
Valiler, kaymakamlar ve en küçük devlet kurumlarının yöneticilerinin çoğu iktidara yakın kişiler.
Partinin, çalışan aktif, genç, “erkek, kadın, yetişkin” kadroları var.
Seçimler için para sorunları da yok. Devletin her türlü olanaklarını seçimlerde kullanabiliyor,
Medya “gazete ve TV” büyük oranda yandaş.
Diğer medya guruplarının patronları ayni zamanda iş adamı, iktidarla iyi geçinmek zorundalar.
İktidar veya başbakana en küçük bir eleştiri bile hoş karşılanmıyor.
İşte bunu çok iyi bilen AKP ve başbakan;
Yandaş medya desteği, sık, sık yaptırılan özel anketler ve TUİK istatistikleri ile,
MAĞDUR rolünü hala devam ettirebiliyorlar,
İktidara, başbakan ve bakanlara “SUİKAST, KOMLO” teorileri üretip milleti inandırabiliyorlar,
Başarıları sahiplenip, başarısızlıkları “CHP, muhalefet, yargı, ordu, medyaya” yıkabiliyorlar,
AKP nin rakipsiz olduğu, yine “AKP, TAYYİP” kazanacağını,
CHP kesinlikle iktidar olamayacağı, MHP’nin baraj sınırında olduğu,
Türkiye’nin AKP iktidarında, daha GÜÇLÜ, daha SAYGIN olduğu,
Krizin teğet geçtiği, İhracatımızın arttığı, dış borcumuzun kalmadığına,
İŞSİZLİĞİN azaldığı, ENFLASYONUN düştüğü,
ÜLKENİN ZENGİNLEŞTİĞİ, KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİR ARTTIĞINA,
Milleti inandırıp yine oylarını alabileceklerini düşünüyor.
AKP bunu başarabilir mi?
2007 seçimleri öncesinde de milyonlarca kişi, işçi, memur, köylü, çiftçi , esnaf,
Toplumun bir çok kesimi şikayetçiydi.
Yurdun her yerinde Cumhuriyet ve çiftçi mitingleri yapılıyordu.
Üstelik AKP devleti bu kadar ele geçirememiş, başbakan tek adam değildi.
Kendisine destek veren medya olsa da bu günkü kadar güçlü değildi.
Buna rağmen seçmen oyunu, CHP ye değil de neden AKP ye verdi?
Başbakan ve AKP yöneticileri çok biliyorlar ki,
2007 de seçmen her şeye rağmen AKP ye oy verdi ise, nedeni AKP nin başarılı olması değildi.
Seçmen 2007 seçimlerinde güven veren iktidar alternatifi olacak bir parti bulamadı.
AKP nin iktidar alternatifi ve rakibi olan CHP lideri DENİZ BAYKAL iktidar olmak istemiyordu.
Ankara’nın dışına hiç çıkmıyor, seçim zamanı bile en fazla 20 miting yapıyor,
Seçim otobüsünden inip halkın yanına bile gitmiyordu.
Ama bu gün CHP lideri KEMAL KILIÇDAROĞLU.
Anadolu’yu adım, adım geziyor.
İnsanların neden yoksullaştığını, neden işsiz kaldığını,
Neden tarımın, hayvancılığın yok olduğunu,
Yolsuzlukları, büyük şehirlerde imar rantını, özelleştirmeleri,
İnsanların din, inanç gibi kutsal duygularının nasıl kullanıldığını,
Dini inanç ve etnik kimlikleri kullanılarak nasıl oylarının alındığını,
İşçinin, esnafın, memurun, çiftçi, köylü, sanayici herkesin sorunlarının neden kaynaklandığını,
Nasıl çözüleceğini anlatıyor, insanları inandırıp ikna ediyor, desteğini alıyor.
İşte bu gerçek AKP ve başbakanın hayallerini gerçekleştirmesi yolunda en büyük engel.
Bu seçimlerde AKP ne yaparsa yapsın,
% 50 oy alması, 367 milletvekili çıkarması bir hayal olduğu gibi,
AKP nin tek başına iktidar olması,
Hatta birinci parti bile mümkün görünmüyor. 27.01.2011

41 VAAD

41 VAAD
Ülkemizde en yakıcı sorunlar neler?
“İŞSİZLİK, YOKSULLUK, ADALETSİZ GELİR DAĞILIMI ve YOLSUZLUK” değil mi?
Toplumun büyük çoğunluğu olarak bizlerin çözülmesini istediğimiz bu sorunları “Anayasayı bile değiştirecek bir çoğunlukla” iktidar olan partiler bile çözmediler veya çözemediler.
Yeni CHP genel başkanı olan KILIÇDAROĞLU “BİZ İKTİDAR OLURSAK” bu sorunları çözeriz diyor.
Sorunların ne olduğunu ve yapılması gerekenleri 41 başlıkta topluyor.
Hemen itiraz ediyorlar. “ÇÖZEMEZ, KAYNAK NEREDE?” Diyorlar.
Ancak “41 VAADE” bakarsak bir çoğunda “KAYNAK, PARA, PUL” istemiyor.
ÖRNEĞİN;
Hak ve özgürlükleri genişleten ve güvence altına alan bir Anayasa yapılacak,
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve DGM'lerin yerine getirilen “özel yetkili mahkemeler” kaldırılacak,
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu, Atatürk'ün vasiyetine uygun olarak eski konumuna getirilecek,
Medya özgür ve bağımsız olacak,
Özel yaşamın gizliliği güvence altına alınacak,
Telefon dinleyen, korku imparatorluğu yaratanlardan hesap sorulacak,
Faili meçhul cinayetler aydınlatılarak, devletin içindeki çeteler ortaya çıkarılacak,
YÖK kaldırılacak, üniversiteler bilimsel, yönetsel ve mali özerkliğe kavuşturulacak,
Üniversite yönetimlerinde gençlere söz ve karar sürecine katılma hakkı sağlanacak,
Üniversitede yurt sorunu en geç iki yıl içinde tümüyle çözülecek, Harçlar kaldırılacak,
Temsilde adalet ilkesini yok eden yüzde 10 seçim barajı kaldırılacak,
Siyasi Partiler Yasası demokratikleştirilecek, lider sultasına son verilecek,
Seçim yasaları değiştirilerek, liderlerin değil, milletin kendi milletvekilini seçebilmesi sağlanacak,
Kadın ve gençlerimizin siyasette temsili artırılacak,
Milletvekili dokunulmazlıkları, kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılacak,
Siyasi Ahlak Yasası çıkarılacak,
Milletvekilleri ve parti yöneticilerin mal bildirimleri İNTERNET’ e yayınlanacak herkes görecek,
Siyaset için harcanan tüm paraların ne kadar olduğu ve nereden geldiği belli olacak,
Hükümet harcamalarını inceleyen “Kesin Hesap Komisyonu” başkanı muhalefet partisinden olacak,
Kamu İhale Yasası AB standartlarında uygun olacak,
GAP’ a ayrılan kaynaklar başka yere harcanamayacak ve GAP en kısa sürede bitirilecek,
Güney Doğu'daki mayınlı arazilerde mayınlar temizlenip topraksız köylülere verilecek,
Yerli, yenilenebilir “RÜZGAR, JEOTERMAL” enerji kaynaklarına öncelik verilerek, dışa bağımlılık sona erdirilecek,
Çevre talanına “DUR” denilecek,
2/B arazilerinin mülkiyet sorunu çözülüp, arazileri kullanan orman köylüsüne bedelsiz verilecek,
Bilim ve teknolojiye dayalı, yüksek katma değerli bir ekonomik kalkınma hedeflenecektir.
Kentler için “Rant yasaları değil, kent yasaları” çıkarılacak,
Bunları yapmak için “KAYNAK, PARA” gerekir mi?
“KAYNAK, PARAYA” gerek duyulan vaatlerde var.
Bunlardan biri “AİLE SİGORTASI” dır.
Demokratik, sosyal hukuk devletinde, bütün herkese iş bulmak, insanların geçineceği kadar bir gelir sağlamak devletin görevidir. Eğer devlet herkese iş bulamıyorsa o zaman sosyal devletin gereği herkese “ZORUNLU İHTİYAÇLARINI” karşılayabileceği bir para vermek zorundadır. Bu “Aile sigortasıdır.”
Ülkemizde de aile sigortası yasası 1971 yılında TBMM de kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiş. Ancak bu güne kadar hiçbir parti, hükümet bu yasayı uygulamamış.
Aile sigortası nasıl uygulanacak?
Yardımlar, kömür, gıda paketi “makarna, şeker, çay” şeklinde değil, muhtaç ailede kadının adına açılan bir banka hesabına para yatırılarak yapılacak. Kadın her ay başı gidip banka hesabından parayı alacak. Kimse onun yardım mı, maaş mı aldığını bilmeyecek. Ayrıca yardımlar “memur maaşı, asgari ücret” arttıkça artacak.
İşsiz, yoksul insanlar yardım için artık iktidar partisinin yöneticilerinin, valinin, kaymakamın insafına kalmayacak. Kimse seçimde bizim partiye oy vermezsen yardım alamazsın diyemeyecek. Yardımlar bazı ailelere az, bazı kişilere çok verilmeyecek.
Peki bunun için kaynak nereden bulunacak?
Aile sigortasını bu şekilde açıkladıktan sonra KILIÇDAROĞLU;
Bunun için de “kaynağa gerek yok. Bu gün yardımlar çok değişik kanallardan yapılıyor. Biz bunları tek elden yapacağız. Böylece yeni bir kaynağa hiç gerek kalmayacak” diyor.
Bu yardımlar ne zamana kadar yapılacak?
“Her aileden en az bir kişi sigortalı bir işe girinceye kadar” diyor.
“Kaynağı neden bulacaksın?” Denilen vaatlerden biri de;
Kamuda taşeron işçilik kaldırılarak, taşeron işçiler ILO normlarına göre kadrolu yapılacak olması.
Bu konuda da diyor ki;
Devlet kurumlarında çalışan taşeron işçiler için MÜTEAHHİDE para ödenmiyor mu?
Bu paranın büyük kısmı Müteahhit’e kalıyor. Parayı müteahhit’e değil doğrudan işçilere ödeyeceğiz.
Diğer vaatlere gelince;
İşsizlik sigortası fonu, amacına yönelik olarak kullanılacak,
Kamuda 4/B ve 4/C uygulamalarına son verilecektir
Emeklilere milli gelir artışından pay verilecektir
Emeklilerin beklediği intibak yasası çıkarılarak, emekliler arasındaki eşitsizlik giderilecektir.
Tarım ve çiftçi desteklenecek, mazotta ÖTV kaldırılarak, mazot fiyatı yarıya indirilecektir.
Doğu ve Güneydoğu'da seçilmiş yatırımlara, sıfır faizli ve uzun vadeli kredi verilecektir.
Doğu ve Güneydoğu'da işsizlik sorunu doğrudan devlet yatırımları ile çözümlenecektir.
Üreticinin baş tacı olduğu bir ekonomik düzen kurulacaktır.
Ekonomi sıcak paraya değil, çalışana, üretene alın terine teslim edilecektir.
Türkiye 2023 yılında bölgesinde lider, dünyada oyun kurucu konuma taşınacaktır.
CHP iktidar olursa bunları yapar mı?
Öncelikle biz bunların yapılmasını istiyor muyuz?
Yoksa bütün bunlara gerek yok mu diyoruz?
Bu güne hiçbir parti “ki bazıları Anayasayı bile değiştirecek bir çoğunlukla iktidar oldukları halde ” bu sorunları çözmediler veya çözemediler.
Bu sorunlar çözülemediği gibi “İŞSİZLİK, YOKSULLUK, GELİR ADALETSİZLİĞİNDEKİ EŞİTSİZLİK ve YOLSUZLUKLAR” daha da arttı.
Hangi partinin iktidar ocağını, bizi yöneteceğini seçimlerde verdiğimiz oylarla bizler belirliyoruz.
Seçimlerde doğru seçim yapmaz, doğru partiyi iktidar yapmaz isek “YAKINMAYA, SIZLANMAYA, ŞİKAYET ETMEYE” hiç hakkımız olamaz. 09.01.2011

YILBAŞI

YILBAŞI

Her YILBAŞINDA milyonlarca kişi yılbaşını kutlar.
Aile fertleri bazen birkaç yakın dost bir araya gelip yenir, içilir, müzik dinlenir dans edilir, oyunlar oynanır. “tombala her zaman en tercih edilen oyundur.”
TV kanallarında yılbaşı eğlence programları izlenir.
Her aile maddi gücüne göre yemekler, tatlılar yapar, meyve ve çerez alınır bazen birkaç aile bir araya gelir eğlenilir. İçki içen içer içmeyen içmez.
Yeni bir yıla sağ, sağlıklı esen girildiği için herkes mutludur.
Arkadaş ve dostlardan yılbaşı kutlama telefonları gelir veya telefon edilerek kutlanır.
Biraz maddi gücü olanlar eğlence düzenleyen lokal, otel ve gazinolara gider.
Zengin, sonradan görmüş, ne oldum ve gösteriş budalası, sanatçı denilen bazı kişiler çok küçük bir azınlığın pahalı otel ve gazinolarda içki, dans ve her türlü çılgınca eğlenmeleri TV ve gazetelere günlerce gösterilince sanki herkes YILBAŞINI böyle kutluyor gibi bir algı yaratılıyor. (Sade vatandaşın sade kutlamaları hiçbir zaman MEDYADA yer almadı, almaz.)
Her yeni yıl “özellikle, yoksul, dar gelirliler, işsizler için” yeni bir umuttur.
Ama son yıllarda;
Bırakın çalışarak, alın teri ve emeği ile zengin olup refaha kavuşmayı,
İş bulmak, eve ekmek götürmek, yoksulluktan kurtulmak umudunu kaybedildikçe,
“İŞSİZLİK, YOKSULLUK” azalacağına arttıkça,
Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul olunca;
YENİ YILIN UMUDU çok büyük ikramiyesi için MİLLİ PİYANGO bileti oldu.
Sadece yılbaşında da mı?
Her pazartesi 10 numara, çarşamba 5 + 1, perşembe süper LOTO, cumartesi sayısal LOTO çekilişlerine, her hafta sonu toto, her ayın 9, 19, 29 unda milli piyango, her gün at yarışları, bir de iddia halkın umudu artık.
Kazanamayanlar, bu gün olmadı yarın, yarın olmadı haftaya çıkabilir umudunda.
Bu nedenle bir çok kişi cebindeki son parayı da bu kumarlara yatırıyor.
Hele bilen çıkmazda ikramiye devir ederse!
Herkes daha da hırslanmakta. İkramiye ne kadar çoğalırsa oynayanlarda artmakta.
UMUT MEHMEDİN EKMEYİ YE BABAM YE.
İşte bu nedenle YILBAŞI MİLLİ PİYANGOSUNDA İKRAMİYESİ o kadar büyük oluyor.
Bu yıl ikramiye 35 milyon TL, eski para ile 35 trilyon TL. Ülkemizde asgari ücret 600 TL, devlet memuru maaşı ortalama 1.500 TL olduğu düşünülünce” en zenginlerinin bile başını döndürecek kadar büyük bir para.
Hele evine ekmek götürmekte bile zorlanan, işsiz ve iş bulmaktan bile umutsuz insanları bu ikramiyenin onda biri bile çıksa çıldırtmaz mı?
Halkın kurtuluş umudu devlete, ülkeyi yöneten hükümete değil de piyango ver çekilişlere bağlaması iktidarların da işine geliyor.
Halk hükümete, yetkililere “NEDEN YOKSULUZ, İŞSİSİZ, NEDEN BAZI KİŞİLER ÇOK ZENGİN BEN ÇOK YOKSULUM, NEDEN DEVLET ZENGİNLEŞİYOR, BAZI KİŞİLER ZENGİNLEŞİYOR AMA BEN DAHA DA YOKSULLAŞIYORUM?” diye daha az sordukça, umudunu “ŞANS OYUNLARINA – KUMARA” bağladıkça alabildiğince yaygınlaştırıp teşvik ediliyor.
Üstelik “TOPLANAN PARANIN YARISINI KAZANANLARA VERİLİYOR.”
Yarısına vergi, fon, hayır kurumlarına vereceğiz diye el konuyor.
ADALET VE KALKINMA PARTİSİ yöneticileri, üyeleri ve oy verenlerinin büyük kısmı “KUMAR VE FAİZİ HARAM” dedikleri halde 8 yıldır “piyango, kumar dedikleri çekilişler” azalacağına daha da artıyor.
Ama insanların evlerinde sade bir şekilde YILBAŞI kutlamasına “GÜNAH, İSLAMA AYKIRI” diyorlar.
Yeni yılda yapılacak seçimler sonucu demokrasi, hukuk ve insan haklarına saygılı bir iktidar için vatandaş olarak üzerimize düşen görevi yerine getireceğimiz umudu ve,
Barış ve kardeşliğin egemen olması dileği ile;
YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN. 01.01.2011

NOEL NEDİR? YILBAŞI NEDİR?
Dünyada bir çok ülkede “ülkemizde dahil” yaygın olarak “MİLADİ” takvim,
Arap ülkeleri ile bazı İslam ülkeleri ise “HİCİRİ” takvim, kullanmaktadır.
Bu takvimlerin esası, dayanağı nedir?

HİCRİ TAKVİM;
İslam peygamberi Muhammet’in, MEKKE’ den MEDİNE’ ye hicretini (göçünü) başlangıç kabul etmiş, AY’ ın dünya çevresinde dolaşmasını esas almış olup, ” 20 eylül 622 yılını başlangıç “MİLAD” kabul eden “HİCRİ ŞEMASİ” ve ”16 temmuz 622 yılını başlangıç “MİLAD” kabul eden “HİCRİ KAMERİ” takvimdir.
Osmanlı imparatorluğu sırasında önce HİCRİ TAKVİM daha sonra “1 MART” yılbaşı kabul edilen MALİ TAKVİM kullanılmıştır.
HİCRİ TAKVİMDE her yıl 10 gün fark olmaktadır. Doğum günleri kişisel, Kandil ve Ramazan, kurban bayramları gibi dini kutlama günleri bile her yıl 10 gün farklı olması bundandır.
Türkiye cumhuriyeti kurulduktan sonra “mali takvime göre 26 kanun – ı evvel 1341 26 aralık 1925 kabul edilerek 1 ocak 1926 tarihinde MİLADİ TAKVİME kullanılmaya başlanmıştır.

MİLADİ TAKVİM;
Dünyanın kendi ve güneşin etrafında düzenli bir şekilde döndüğü bilimsel olarak kanıtlanınca, hesaplandı, kitaplındı;
Dünyanın kendi etrafın da dönme süresi 24 saat,
Dünyanın güneş etrafında dönme süresi 365 gün 6 saat kabul edildi.
Buna göre, bir yılda sapma sade 6 saattir. 6 saatli sapma 4 yılda bir şubat ayının 29 gün olması ile dengelendi.
Dünyanın kendi etrafında ve güneşin etrafında dönmesi sırasında dünyanın güneşe bakan yüzüne göre “gündüz ve gece”, mevsimler belirlendi.
4 ekim 1582 de bu hesaplamalara göre . MİLADİ TAKVİM, yapılırken MİLAD olarak İSA PEYGAMBERİN doğduğu yıl “MİLAD kabul edilmiştir
Ancak İSA’ nın doğuşu MİLADİ takvime göre 1 ocak değil NOEL olarak kutlanan 26 aralıktır.
Ermeni kilisesi ve ORTADOKS kiliselerine göre NOELİ 7 ocakta kutlamaktadır.

KİM BU TRAFİK CANAVARI?

KİM BU TRAFİK CANAVARI?
Dünyada 7 kıtada en gelişmiş ülkelerin her birinin otomobil markaları var. Sadece kendi ülkelerinde değil birçok ülkede fabrikalarında her çeşit otomobil, otobüs, kamyon, TIR ve daha birçok araç üretiliyor.
Ama bu gelişmiş ülkelerin hiç birinde ulaşım ağırlıklı olarak “KARAYOLU” değil.
Bu ülkelerde şehir içi ulaşım toplu taşım araçları “METRO, BELEDİYE OTOBÜSLERİ, DENİZ VE NEHİRLERDE GEMİ” ağırlıkta.
Şehirler arası ulaşım HAVA, DENİZ ve ELEKTRİKLİ HIZLI TREN ile yapılıyor.
Karayolları trafik kurallarına uygun. Yollarda işaretler, çizgiler, tabelalar tam. Araçlar en fazla 10 yaşında.
Trafik elektronik olarak ve polis tarafından çok sıkı denetleniyor. Ölümlü kazalara neden olanlar ağır hapis cezası alıyorlar. Para cezaları ise çok ağır. Dahası ceza alanlar izleniyor. Trafiğe çıkamıyor.
Şehir içinde otopark sorunu yok. Her konut veya işyerinin yeteri kadar park yeri var.
Bu nedenle o ülkelerde;
TRAFİK CANAVIRI yok.
PEKİ BİZDE NASIL?
Cumhuriyetimizin ilk 10 yılında kendi öz gücümüzle, dışarıdan hiç borç almadan YURDUN DÖRT BİR YANINI DEMİR AĞLARLA ÖRDÜK.
Özellikle doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinin sert kışları nedeni ile trenler en uygun ulaşım aracı idi.
Ama 1950 den sonra “DIŞ BORÇ” almaya başladığımızda TREN unutuldu.
Çünkü borç ve kredi veren ülkeler “VERDİĞİMİZ BU PARALARLA BİZİM TRAKTÖRLERİMİZİ, OTOMOBİLLERİMİZİ, OTOBÜS ve KAMYONLARIMIZI” alacaksınız diyorlardı.
METRO komünist işi diyorlar, bize MOSKOVA METROSUNU örnek gösteriyorlardı.
PARİS, TOKYO, LONDRA, NEVYORK gibi daha bir çok batılı ülkelerdeki metrolardan hiç söz etmiyorlardı.
Yolumuz yoktu. Petrolümüz yoktu. Araçların yedek parçasını üretemiyorduk.
Araçlarımız yürütmek için bunları da dışarıdan almamız, bunun içinde döviz gerekiyordu.
Sanayimiz yoktu. İhracatımız tarıma dayalı idi. Kazandığımız az bir döviz de petrole, yedek parçaya gitmeye başladı.
Paramız yetmedikçe yeni borçlar aldık. Ve borçlarımız arttıkça dışa bağımlı hale geldik.
Hala akıllanmadık. Yine varsa yoksa karayolu.
Şimdi ülkemizde, otomobil, otobüs, kamyon, traktör her türlü araç ve bunların yedek parçaları üretiliyor ama hepsi yabancı ülkelerin malı olduğu için patent hakkı ödüyoruz.
Dahası enerjimiz de dışarıdan alınan DOĞAL GAZ ve PETROLE bağımlı.
Yıllık ihracat gelirimiz petrol ve doğal gaz parasına bile yetmiyor.
Dünyanın en pahalı akaryakıtını biz kullanıyoruz.
Büyük şehirlerimizdeki METRO yapımı bir türlü bitmiyor. Raylı sistem yok denecek kadar az.
Boğaza daha birinci köprü yapılırken, “Yapmayın, yarın ikinci, üçüncü köprü gerekecek. Hem doğayı katledeceğiz hem de imar yağması olacak” demişlerdi. Kimse dinlemedi.
Dedikleri aynen oldu. Deniz altından yapılan demiryolu yanına yine karayolu yapılıyor. Halbuki 2, 3, 4 ve daha fazla hatlı hızlı tren veya metro yapılsa ulaşım çok daha kolay ve rahat olmaz mı?
"DUBLE YOLLAR, OTOBANLAR yaptık diye övünüyoruz. Ama bu yolların hiç biri dünya standartlarına uygun değil. İşaretler, kontrol ve denetimler yeterli değil. Çukurlar, yamalarla dolu.
Trafik cezaları “BÜTÇEYE GELİR” diye düşünülüyor. Trafik kurallarına uymayanların araç kullanmaları engellenemiyor. Ölümlü kazalarda bile caydırıcı cezalar yok.
Ehliyeti olmayanlar, ehliyetine el konulan sabıkalı sürücüler araba kullanıyor. Araç kullanamayacak kadar sakat olanlar bile yıllarca ehliyetsiz araç kullanıyor. Ancak kaza yapınca bu durum meydana çıkıyor ve çok az bir ceza ile kurtuluyorlar. Sonra yine araba kullanmaya devam.
Trafikteki araçlarımızın bir çoğu yaşlı “hatta 40 – 50 yaşında” araçlar var. Bakımları düzenli yapılmıyor.
Bu araçlar hem havayı kirletiyor, hem kazaya neden olma riskleri çok fazla.
ENERJİDEN ULAŞIMA VE ISINMAYA KADAR HER ALANDA PETROL KULLANILMAKTADIR.
Bunun için PETROL giderimiz artmakta. Petrol fiyatları arttıkça iğneden ipliğe her şey zam yapılmakta.
Ülkemizin doğal kaynakları “JEOTERMAL VE RÜZGARA” dayalı enerji için yatırımlar neden yapılmaz?
ÜLKEMİZDE 10 YIL ÖNCE YAPILAN VE YAYINLANAN ARAŞTIRMAYA GÖRE,
Biler trafik kurallarına uymayı "ZAMAN KAYBI" olarak görüyormuşuz.
Trafik kurallarına, kişilik zaaflarımız, ihmalimiz, adamsendeciliğimiz, kaba cesaretimiz, bilgisizliğimiz, hız merakımız, ciddiyetsizliğimiz, kural tanımazlığımız nedeni ile uymuyormuşuz.
Yüksek eğitimli özel araç sürücüleri, taksi ve otobüs sürücülerine göre trafik kurallarını daha çok çiğniyormuş.
Kazaların % 98 zi sürücü, yolcu ya da yaya olarak insan unsurundan kaynaklanıyormuş.
Ülkemizde otobüs firması ve otobüs sayısı, AB üyesi ülkelerin toplam otobüs firması toplamından fazlaymış.
Yolcu taşımacılığının % 96 sı, yük taşımacılığının % 89 u karayolu ile yapılıyormuş.
Karayolları genel müdürlüğüne bütçeden ayrılan pay 1980 li yıllarda % 13 iken yer yıl artmamış azalmış.
Sürücü belgesini yeni alanların kazalar içindeki payı ilk yıl %30, ikinci yıl 17, üçüncü yıl 11 imiş.
Büyük şehirlerde meydana gelen kazalara daha çok kırsal bölgelerden göç ederek gelenler karışıyormuş.
Karayollarında işaret levhalarının % 30 u çalınıyor, kurşunlanıyormuş.
Trafik kazaları genellikle düz yollarda ve kavşaklarda meydana geliyormuş.
Şehirlerde OTOPARK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ trafik güvenliği açısından büyük önem taşıyormuş.
Şehir içi polisleri gündüz mesailerinin % 30 unu hatalı park yapan araçların kaldırılması için harcıyormuş
TRAFİK POLİSLERİMİZE GELİNCE;
Haksız baskılara maruz kaldığından kural çiğneyenlere toleranslı davranıyormuş.
Düşük ücret almaları rüşvet riskini arttırıyormuş.
Yasal yetkilerini kendi kişisel güçleri olarak algılıyorlarmış.
Ülkemizdeki trafik görevlisinden dörtte biri hiçbir trafik kursu almamış.
KOMİSYONUN ÖNERİLERİ
RTÜK' ün kapatma cezası verdiği TV ler cezalı oldukları sürelerde trafik eğitimi programı yayınlasın.
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, üst düzey yöneticiler, KIRMIZI IŞIKTA DURARAK örnek olmalı.
Ülkemizde karayolu taşıma kanunu yoktur, biran önce çıkarılmalıdır.
Süre açısından uçakla yarışacak bir demiryolunun olması kaçınılmazdır.
Bir yılda 5 kez ışık ihlali, hatalı sollama, aşırı hız yapan sürücüler, PSİKOTEKNİK DENETİMDEN geçsin.
Ağır suçtan hüküm giyenler, trafik kuralına uymamış olanlar OTOBÜS İŞLETMECİSİ olamasın.
Araçların plakası, taşıt yerine taşıt sahibine verilerek taşıt yerine sahibi izlensin.
Park yeri göstermeyen kişilere araç satılmasın.
Yol kenarlarını manava çeviren satıcıların ticari faaliyetleri engellensin.
Ülke genelinde tekbir acil yardım telefonu kullanılsın.
Kim dinledi?
TBMM gece yarılarına kadar çalışıyor.
YILDA 40 – 50 BİN KİŞİNİN ÖLÜMÜNÜ veya SAKAT KALMASINI önleyecek yasayı neden çıkarmıyorlar?
TRAFİK CANAVARI işte bunu yapmayan siyasi iktidarlardır.
TRAFİK CANAVARI trafik kurallarına uymayan, uymayanları uyarmayan bizleriz. 11.12.2010

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

Kurtuluş savaşı kazanıldıktan ve cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk, “ESAS SAVAŞ ŞİMDİ BAŞLIYOR, BU SAVAŞ CEHALETE KARŞI VERİLECEK OLAN SAVAŞTIR” diyor.

Cumhuriyet ilanından bu yana 87 yıl geçti. Cehaletle savaşı kazanamadık. Çünkü 1950 den sonra, eğitime ve öğretmenlerimize yeterli önemi vermedik.

Köy enstitülerini kapattık. 1980 den sonra da öğretmen okullarını kapattık.

Kutsal, çok önemli ve saygın bir meslek olan öğretmenliği bu günkü durumuna getirdik.

Son yapılan ankette; öğretmenlerin % 79.9'unun kredi kartı borcu, % 68.8'inin banka kredi borcu var. Yani geçim sıkıntısı çekiyor. % 30.2 si öğretmen olduğu için pişmanmış. Aslında bu sorunlar ülkemizin bütün çoğunluğunun sorunudur.

Sevgili öğretmelerimiz “ÖZELLİKLE İLÖĞRETİM OKULU ÖĞRETMENLERİMİZ”;

Bütün sorunlarınızın çözümü için demokratik haklarınızı kullanarak mücadele etmelisiniz. Bu sizin en temel hakkınızdır. Ancak kesinlikle ve kesinlikle, atandığınız yeri, kadronuzu, maaşınızı ve daha birçok sıkıntılarınızı mazeret göstererek, izin, rapor alarak çocuklarımızı eğitimden mahrum bırakmayın.

Böyle yapmakla cezayı masum çocuklarımıza ödetirsiniz.

Başka bir araştırma sonucunda ise; 41 yaşından üzeri öğretmenlerin öğrencilerini sevdiği, 20-25 yaş arası öğretmenlerin sevmediği anlaşılmış.

Sevgili genç öğretmenler. Çocukları sevmiyorsanız öğretmenlik yapmayın. Ülkemizin geleceği çocuklara ve ülkemize zarar verirsiniz.

Köy enstitüsü ve öğretmen okulu mezunları öğretmenlerle konuşun. Nasıl yetiştirildikleri, ne sıkıntılar çektikleri ve çocukları nasıl eğittikleri konusunda bilmediğiniz çok şey öğreneceğinizden eminim. Bu köy öğretmenlerden biri de CEYHUN ATUF KANSU dur.

Bundan 41 yıl önce 1969 yılında Bergama lisesi ilk mezunlarını verdi. O yıl şiir yarışması yapılmıştı. BERKAY arkadaş onun “DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ” şiirini okudu ve birinci oldu. “Ben han duvarları şiirini okumuştum. BERKAY arkadaş şiiri o kadar güzel ve içten okumuştu ki, benimde oyum olsa ona verirdim.”

Bir köy öğretmeninin çocukları, öğrencilerini nasıl sevdiğini çok güzel anlatan ve her öğretmenler gününde okunan bu şiiri bütün öğretmenlerimize “özellikle genç öğretmenlerimize” “ÖĞRETMENLER GÜNÜ” hediye olarak kabul etmelerini istiyorum.

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer.

Bütün köy çocuklarını getirin buraya
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin... ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,

Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları,
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri...

Hepinizi, hepinizi, gelin görün bizi,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini,
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, Peygamber çiçeğini de unutmayın,
Hepsini, hepsini bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir, benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin, yalnız çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kop dağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen,
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden,
Çiçek getirin, çiçek getirin örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencilerimi istiyorum,
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek,
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnız örtecek, yalnız örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz, kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım ama yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir,
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarümar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse, bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.
CEYHUN ATUF KANSU

Bütün öğretmenlerin “ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ” kutlarım. 23.11.2010

21 Kasım 2010 Pazar

KADIN HAKLARI

KADINLARIN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ
Kadınlarımızın, Anayasamızda, yasalarımızda, insan hakları evrensel beyannamesinde, aile hayatında, çocuklar üzerinde erkeklerle eşit hakları vardır.
Ülkemizde kadınlarımıza bir çok hak ve özgürlükler verildiğinde dünyada ve Avrupa’da bir çok ülkede yoktu.
Kadınlarımıza bu haklar 29 ekim 1923 de “CUMHURİYETİN İLANI” ile anayasa ve yasalarla verilmeye başlanmıştır. Nezihe MUHİTTİN tarafından "KADINLAR HALK FIRKASINI" kurmuş, 1909 tarihli seçim kanunu geçerli olduğundan partiye valilikçe izin verilmemiştir. 3 mart 1924 de TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU ile kızlar da erkeklerle eşit eğitim görmeye başladı. 1926 yılında “MEDENİ KANUN” kabul edilerek Kadınlara erkeklerle “MİRASTAN” eşit pay alması sağlandı. 1930 yılında çıkan Belediye Yasası ile kadınlar belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı kazandı. Ancak ilk kadın belediye başkanı 1950 yılında Mersin’de Müfide İLHAN seçildi. 1933 de kadınlara köylerde muhtar olma ve ihtiyar meclisine seçilme hakları verildi. 1934 de kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı. İlk kez 1935 seçimlerinde 17 kadın milletvekili oldu. 1936 da çıkan iş Kanunu ile kadınların çalışma hayatına düzenleme getirildi. İlk kadın bakan 1971 de Türkan AKAYOL, ilk kadın vali 1989 da Muğla’da Lale AYTAMAN oldu.
Kadınların “ANAYASA, YASALARDA” bu hakları var ama günümüzde hala küçücük kızlar başlık parası için babası yaşındaki erkeklerle evlendiriliyor, Erkeler 4 kadınla evlenebiliyor, erkek izin vermezse evden çıkamıyor, BERDEL, TÖRE cinayetleri yine var.
Erkekler kadınlarımızın, kızlarımızın “BAŞ ÖRTÜSÜ–TÜRBAN” hakkını savunuyor da neden diğer haklarını hiç gündeme getirmiyor? Hatta kadınlara “ANAYASA VE YASALARLA” verilmiş haklarını kullanmalarına izin verilmiyor? Anayasaya, yasalara bakmayın “ULEMAYA SORALIM, DİNİMİZ NE DİYORSA ONU YAPALIM” diyenler “kadın erkek eşitliğine değil “erkek egemenliğine” inanıyor ve bunu savunuyorlar.
FATİH ÇEKİRGE diyor ki;
Başörtüsü meselesi eğer bir özgürlük meselesi olarak alınacaksa ki ben böyle alıyorum. O zaman olayı yalnızca “dindar kızların okuma özgürlüğü” olarak ele almamak gerekiyor. Çünkü özgürlük inançlara bölünemez. Başı örtülü kız elbette üniversitede okumalı. Ama bunu dindarların zaferi ve bir rövanş gibi sunarsan hata edersin. Başörtülü kızın üniversiteye girmesine yönelik düzenleme tek başına olmamalı.
Önce soralım neden “başörtüsü için ayrı bir düzenleme” isteniyor? Neden, temel hak ve özgürlükler açısından “Özgür Üniversite” adı altında daha geniş bir düzenleme önerilmiyor? Neden 12 Eylül ürünü YÖK’ü kaldıran, üniversiteye demokrasiyi getiren, yani üniversite yönetimlerinin seçilmesini sağlayacak bir düzenleme aranmıyor? Bugün üniversitenin tek sorunu başörtüsü değildir. Üniversitelerde özgürlük yoktur. Üniversitelerde bilimsel özgürlük de yoktur.
Üniversitelerde öğrencilerinin çok büyük bir bölümü yurt bulmakta zorlanırlar. Ve maddi sıkıntı çekmektedirler. Biz 30 sene önce üniversitede coplanıyorduk. Çocuklar hâlâ üniversite kapısında pankart açtı diye coplanıyor.
Üniversite öğrencileri arasında “fırsat eşitliği” yoktur. İller arasında eğitim ve sosyal hayat açısından uçurumlar vardır. Üniversitelerde eğitimin yanı sıra, hobi, spor, sosyal faaliyetler yok olmuştur. Eskiden üniversite takımları yarışırdı. Müzik yarışmaları, halk oyunları, ligler olurdu. Şimdi mezarlık sessizliği var.
Öğrencilerin siyasetle uğraşmaları hâlâ tehlikeli olarak görülmektedir. 18 yaşını geçmiş öğrenci oy kullanır. Ama öğrenci derneklerinde siyasi görüş bildiremez. Her 4 üniversite mezunundan birisi işsizdir.
Bir yandan özgürlük diyeceksiniz. “12 Eylül’ü tasfiye edelim” diyeceksiniz. Diğer yandan 12 Eylül ürünü YÖK’ten genelgeler yayınlamaya devam edeceksiniz. Bu olmaz.
Bir yasak, o yasağı koyan kurumun talimatlarıyla kaldırılamaz. Bu yüzden YÖK denilen o yasakçı kurum üniversitelerin başından alınmadığı sürece, ne başı bağlı ne de başı açık kızların orada özgürlüğü olmaz. 25.10.2010–Hürriyet gazetesi
Bir de Mehmet TEZKAN’ a bakalım.
Türbanın kadınları sosyal hayata, iş hayatına sokacak önemli bir işlevi olduğu söyleniyordu. Modern mahremdi ve kadının evden çıkmasını sağlayacaktı, Sağladı mı? Anadolu türbana büründü. Çoğu kentte neredeyse başı açık kadın görmek zorlaştı.
O kadınlar iş hayatında, kentin sosyal hayatında yerini aldı mı? Yani türban görevini yaptı mı? Türban özgürlüktür, özgürleşmedir denilmişti. Anadolu’da kadın daha özgürleşti mi? Türban sayesinde erkeklerle konumunu eşitledi mi? Muhafazakâr kentlerde hoşgörü arttı mı?
Türbanlı nerede daha mutlu, nerede daha rahat, nerede daha özgür? Kendi mahallesinde dolaşırken mi? Öteki mahallenin kafesinde otururken mi?
Kadın, 20 yıl önceki Trabzon'da, Siirt' de, Erzurum'da, Kars' da, Kütahya'da mı kent hayatının içindeydi, bugün mü? Kadınlı erkekli oturmalar, sohbetler 20 yıl önce mi daha fazlaydı, şimdi mi? Türbanlı okuldan, çalışıyorsa işyerinden erkek arkadaşıyla kentin muhafazakâr mahallesindeki çay bahçesinde oturabilir mi? Rahat, rahat sinemaya gidebilir mi? Akşam türbanlı arkadaşıyla yemeğe çıkabilir mi? Nasıl karşılanır?
Türban özgürlüktür diyenlerin şu soruya yanıt vermesi lazım; muhafazakârlaşma kadına özgürlük getirdi mi?
AKP 45 ilde 70 bin kişi üzerinde araştırma yapmış. Neden hayır verdiler sorusuna yanıt aranmış. En büyük etken yaşam kaygısıymış. Anadolu’da estirilen muhafazakârlaşma politikasına bazı yöreler direniyor. AKP ne dese inandırıcı olamıyor.
Çünkü biliyorlar Anadolu’daki birçok kent çok değişti, değiştirildi, çok farklılaştı.
Gelin, evet ve hayır oylarının yüksek olduğu birkaç kenti birlikte gezelim. Sokaklarda dolaşalım, kahvelerde oturalım, lokantalarında yemek yiyelim, kutsal mekânları ziyaret edelim, gördüklerimizi yazalım.
Evetçi yöreler mi daha özgürlükçü, daha hoşgörülü, daha demokrat; Hayırcı yöreler mi birlikte tespit edelim. Milliyet - 15 Ekim 2010
CHP genel başkan yardımcısı Umut Oran da diyor ki;
Ülkemiz cinsiyet eşitsizliğinde 136 ülke içinde 125’inci sırada. Türkiye’de kadının işgücüne katılma oranı % 26, AB ortalaması yüzde 60, kadın eşitsizliğinde
Özel sektöre niye girmiyor başörtüsü? Kim engelliyor özel sektörde başörtülü kadının çalışmasını? İslam’ i holdinglere gidin, başörtülü ne kadar kadın var bir araştırma yapın. Neden acaba sekreterler, yöneticiler kadın değil veya olanların neden başları kapalı değil? Onların artık gazeteleri var, bankaları var. Oralarda acaba başı kapalı insanlar çalışıyor mu, çalışmıyor mu? Orada bir yasak var mı?
Yok. Demek ki bu başka bir şey.
Başörtüsü yada türban eğitim özgürlüğüne giriyor. Ama insan hak ve özgürlüğü dediğimiz zaman o kadar çok eşitsizlik, o kadar çok hak ihlali, o kadar çok mağduriyet var ki. Türban eğer insan hak ve özgürlüklerinin eğitim temelinde sıkıntısıysa bu da ele alınmalı. Ama kadın hakları deyip sadece bu ele alınmamalı. Sadece bu ele alındığı zaman samimi olmuyorsunuz.
Yani siz kadına özgürlük tanımıyorsunuz. Siz orada kadını da bu siyasete alet ediyorsunuz.
Eğer kadınların hak ve özgürlükleri, eğitimde eşitsizlik tartışılacaksa bunu bir bütün olarak tartışalım. Yani başlıkların içinde 100 madde varsa kadının eşitsizliği ile ilgili, niye tek madde alınıp kullanılıyor?
Başbakan “ben hukuk, tanımam, Danıştay’ı dinlemem, Anayasa Mahkemesi’ne de, AİHM’ e de bakmam” diyor, “Diyanete bakarım” diyor. Türbanı namazla bir tutuyor, “Takmamak cezadır” diyor.
SİZCE KADINLARIN BAŞÖRTÜSÜ – TÜRBAN TAKMASINI SAVUNAN ERKELER, GERÇEKTEN, KADINLARIN HAK VE ÖRGÜRLÜĞÜNÜ MÜ SAVUNUYORLAR? 29.10.2010

İLK ANAYASA

ANAYASA FİKRİ NASIL DOĞDU?

İlk Anayasa fikri KRAL, PADİŞAH, SULTAN gibi ülke yönetiminde tek söz sahibi olan kişilerin yetkilerini sınırlandırılması düşüncesinden doğmuştur.

Parlamenter demokrasiye geçildikten sonra,

İktidarı eline geçiren partilerin, muhalefetin, farklı düşüncede olanların, azınlıkların haklarını güvence altına almak, siyasi iktidarın keyfi yönetimlerini sınırlandırmak için gerek duyulmuştur.

Anayasalar;

Her zaman, azınlıkta, zayıf olanın haklarını güçlü olandan korumak içindir.

İktidarların çıkaracağı yasaların uymak zorunda olduğu temel ilkeleri gösterir.

Hiçbir yasa, uygulama ya da başka bir kural anayasaya aykırı olamaz.

Bu yönüyle ANAYASALAR,

Toplumun bütün kesimlerin ortak görüş ve katkıları ile oluşmuş, temel yasadır.

ANAYASALARININ TEMEL AMACI,

Ülkeyi yönetenlerin, siyasi iktidarların gücünü,

ARTTIRMAK DEĞİL, KISITLAMAK, SINIRLANDIRMAKTIR.

Ülkede ekonomik, maddi gücü olanların sayıları azdır. Ancak bu azınlığın siyasi iktidar üzerindeki gücü çok fazladır.

Ülke çoğunluğunu oluşturan ama sendikalar, meslek örgütlerinde örgütlenip haklarını savunamayan, taleplerini siyasi iktidarlara duyuramayan,

Dar gelirli, emeği ile geçinen, işçi, memur, küçük esnaf, köylü, az topraklı veya topraksız çiftçi, işsiz, yoksul, özürlü, yaşlı, savunmasız, insanları,” yani halkın, milletin, hak ve hukukunu “siyasal iktidar üzerinde gücü fazla olan zenginlerden korumak içindir.

Demokratik anayasaların vaz geçilmezi “hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ilkesi, şeffaflık, laiklik, sivil toplum kuruluşları ve demokrasi kültürünü” kapsar.

Çünkü iktidarın sahip olduğu güç ve yetkiler tek bir elde toplanmamalıdır.

GÜÇ “YASAMA, YÜRÜTME VE YARGI ORGANLARI” ARASINDA DAĞITILMALIDIR.

Hiçbiri diğerinin yetki alanına giremez. Ancak her zaman son sözü hukuk söyler.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin anayasada güvence altına alınması ve etkin bir şekilde uygulanması büyük önem taşımaktadır.

Ulus egemenliğin sahibi olarak burada hukukun bir esasıdır. Anayasa ulusun iradesinin kalıba dökülmüş halidir.

Yürürlükte olan Anayasa bir darbe sonucu yapılmış yasakçı bir anayasa olabilir. Bu nedenle Anayasanın tümden veya demokratik olmayan hükümlerinin değişmesi gerekebilir.

Bütün bunlar toplumun bütün kesimleri ile uzlaşarak yapılmalıdır.

İktidardaki siyasi parti, “benim çoğunluğum var, istediğim değişiklikleri yaparım” der,

Kuvvetler ayrılığı, hukuk devletini zayıflatan, yargıyı siyasi iktidara bağımlı hale getiren bir anayasa veya değişiklikler yapmak isterse buna hepbirlikte “HAYIR” denmelidir.

ANAYASALAR NASIL ÇIKTI?

İlk anayasa, 1787 yılında ABD de siyasi iktidarın yetkilerinin sınırlandırılması, keyfi yönetimin önlenmesi için düşüncesi ile doğmuştur.

Daha sonra Fransa’da 1789 yılında büyük devrimden sonra kralın iktidarını sınırlamak için bir belge olarak Anayasa yapılmıştır.

Anayasa kavramı 1920’lerden sonra tüm dünyada yayılmaya başlamıştır. Siyasi iktidarını yetkilerini sınırlayan, anayasa ve yasalarla güvence altına alınan kişisel özgürlükleri korumak için hukuki kuralları haline gelmiştir. Ayni zamanda devletin yönetim yapısını gösteren bir belge olarak kabul görmüştür.

Fransız devriminden etkilenen Hollanda’da 1789 da, İspanya’da 1812 de, İsviçre’de 1815 de, Belçika’da 1830 da, Danimarka’da 1850 de, Prusya’da 1850 de, Kuzey Almanya’da 1867 de anayasalar kabul edilmiştir. Meksika 1857, Arjantin 1860, Brezilya 1891 de anayasalar yapılmıştır.

Osmanlı zamanında ilk anayasa KANUNİ ESASİDİR.

İlerici, demokrat kesimlerin baskısı sonucu II. ABDÜLHAMİT izin verince 7 Ekim 1876 da MİTHAD PAŞA başkanlığında 28 kişilik bir komisyonca hazırlandı.

23.12.1876 da KANUNİ ESASİ “İLK ANAYASA” ilan edildi.

Kanuni Esasi119 madde idi. İlk 5 maddesi padişahın haklarını sayıyordu. Padişahın kişiliği kutsal olacak ve yaptıklarından dolayı kimseye karşı sorumlu olmayacaktı. Hanedanın en yaşlı kişisi halife olacak,

Ülkeyi idare edecek hükümetin bakanlarını atamak, azletmek, meclisi toplamak veya dağıtmak padişahın yetkisindeydi.

Diğer maddeler kişi hak ve özgürlükleri ile ilgiliydi. Kişi hakları yasalarla korunuyordu. Hakimler azledilemeyecekler, mahkemeler aleni olacak, kimse mahkemelere müdahalede bulunamayacak, her hakkını yasalarda izin verilen her yöntemle hakkını savunacaktı.

Ülkeyi yöneten hükümet üyeleri için YÜCE DİVAN kurulacaktı.
Memurlar yasalara aykırı hareket etmedikçe ve çok zorunlu olmadıkça işlerine son verilmeyecekti. Kanuna aykırı emri yapmayan memur sorumlu olmayacaktı.

Meclis üyeleri, düşüncelerini söylemekte, oturumlara katılıp katılmamak konusunda özgürdü. Ancak Kanuni esasiye aykırı hareket, ihanet, rüşvet ile suçlanır ve ceza alırlarsa üyelikleri düşecekti.

Buradan başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ ın yetkileri II. ABDÜLHAMİD’ in yetkilerinden daha fazla olduğu anlaşılmakta. 12.07.2010