İNKİLAP mahallesi KAYHAN caddesinde oturuyorum. Bergama’nın diğer mahallerinde olduğu gibi belediye mahallemiz KAYHAN caddesinde de yolları, kaldırımları kazdı, yıktı yeniden yaptı. Ama ne hikmet ise kaldırımları genişletti, yolları daralttı.
Caddemize iki taraflı otopark yasağı getirdi.
Başkanımızın hakkını yemeyelim, mahallemizdeki küçücük bir parkı var. onun kenarına yetersiz de olsa 10 – 12 araçlık bir otopark yaptı.
Ama daha sonra bu otoparkın büyük kısmı YUNT DAĞ köy minibüslerine ayrıldı, mahalle sakinlerinin kullanımına yasaklandı.
Mahallemizde veya yakın mahallelerde başka da hiçbir OTOPARK YERİ YOK.
Üç kahvelerden itibaren Adnan menderes caddesine doğru küçücük parkımıza kadar yolun bir tarafı işyeri, bir tarafı konut.
Gerek işyeri ve gerekse evi olan mahalle sakinleri olarak bizlerin araçlarımızı koyacak yerimiz (OTOPARK) olmayınca zorunlu olarak tek taraflı olarak yol kenarına park etmekteyiz.
Bu durumda bizim caddemiz ancak bir araç geçecek durumda oluyor.
Yol çift taraflı (gidiş – geliş) olduğundan her dakika araçlar dar yolda birbirinden habersiz (bazen de o çekilsin diye göre, göre) gelip tam caddesin ortasında karşılaşmakta, tartışmalar hatta kavgalar meydana gelmektedir.
Bu güne kadar üzüntü verici bir olay olmaması sevindirici olsa da istenmeyen olaylar her zaman olabilir.
Kayhan caddesi böyle de diğer caddeler farklı mı?
Merkezdeki bütün mahalle ve caddelerde daha da kötü olanlar var. İNÖNÜ, BÖBLİNGEN, KAYMAKAM KEMAL BEY, MUSTAFA YAZICI caddeleri ve diğerleri. Yok birbirinden farkı.
On, on beş günde bir trafik polisi geliyor araçları kaldırtıyor, sahibi bulunamayan araçlara ceza kesip gidiyor. Ama bir saat geçmeden yine yol kenarına araçlar park ediliyor.
Ben polisin normal kontrole geldiğini sanıyordum.
Ama değilmiş.
Geçen gün yine polis gelmiş. Haber verdiler. Aracımı çekmeye gittim. Ancak bir mahalleli “polis şikayet üzerine geliyor” deyince şaşırdım. Polise ne için geldiklerini sorduğumda “155 e ihbar geliyor” dedi.
Çok şaşırdım. Demek ki mahallemizden biri, “büyük olasılıkla bir esnaf” alışverişe gelen kişiler park yeri bulamıyor diye arada bir şikayet ediyor.
Peki durum böyle de olsa kime kızacaksın?
Evlerimizi yaparken “OTOPARK YAPMAYIN, BELEDİYEYE PARA VERİN” diye paralarımız alıp semt otoparkı yapmayan belediye başkanlarımıza mı?
Yoksa alışverişe gelen kişiler aracını koyacak yer bulamıyor diye bizi şikayet eden esnafa mı?
Sadece bizim mahalle mi?
Bütün Belediye başkanlarımız defalarca yolları kazıp yaptılar ama sayın RAŞİT ÜRPER yolları öyle bir hale getirdi ki TRAFİK içinden çıkılmaz hale geldi.
Üstelik kendisine sorarsanız “TRİLYONLAR HARCAYARAK BERGAMA’YI AYAĞAYA KALDIRDI” ama vatandaşa sorarsan yolları içinden çıkılmaz hale getirdi.
Bende Polisin şikayet üzerine geldiğini öğrenince Belediye başkanımız RAŞİT ÜRPER ile görüşüp bu konunun ilçemiz trafik komisyonun da ele alınmasını istediğimde, bana “bu konunun komisyonda ele alınabilmesi için vatandaş başvurusu” olması gerektiğini söyledi.
PEKİ YOLLARI BU HALE GETİRİRKEN TRAFİK KOMİSYONUNA SORDU MU?
Bunun üzerine bende bir dilekçe yazdım ve Kaymakamlığa verdim.
Dilekçemde dedim ki;
İNKİLAP ve ERTUĞRUL mahallelerini ayıran KAYHAN caddesinde,
Bu sorunun ilçemiz trafik komisyonunda ele alınmasını,
İnönü caddesinden itibaren (ÖZKAYA elektronik işyerinden itibaren) Kayhan caddesi ile bağlar caddesi ayrımına kadar (ÖZTÜRE apartmanı karşısındaki parkın sonuna kadar),
Yolun TEK YÖNLÜ (sadece geliş veya sadece gidiş) olmasını,
Kayhan caddesinde çift taraflı park yasağının kaldırılarak, mahalle sakinlerinin araçları için tek taraflı park yapılmasının serbest olmasını istedim.
29 mart yerel seçimlerinde sonuç ne olursa olsun, Bergama yollarını içinden çıkılmaz hale getiren, insanları birbirine düşüren, trafik karmaşasına neden olan sayın başkanımız RAŞİT ÜRPER’ i unutmayacağız.18.01.2009
7 Şubat 2009 Cumartesi
19 Ocak 2009 Pazartesi
SUSURLUK ve ERGENEKON
Susurluk sanıkları hakkında mahkeme kararını açıkladı. Yargılanan sanıklar kendilerine verilen cezaya hayret ettiler. Sanıklar suçlu olmadıklarına, görevlerini yaptıklarına inanıyorlar.
Susurluk kazasında açığa çıkan neydi?
Kamyonun çarptığı MERSEDES’ te, bir milletvekili, polis müdürü ve aranan bir suçlunun olduğu anlaşılmıştı.
Araçtan sağ kurtulan milletvekili Sedat BUCAK, ilk TV ye çıktığında Abdullah ÇATLI' yı tanıdığını söylüyor, daha sonra ise “onu başka isimle tanıyordum” diye ifadesini değiştiriyor.
Bu olaydan sonra olaylar çorap söküğü gibi gelişti. Fotoğraflar, ilişkiler, yapılanlar medyada yer aldı.
Peki ne olmuştu?
Neler açığa çıktı?
Terörizmle mücadele adına yapılan hukuk dışı uygulamalar.
Bazı kişiler kimliği meçhul kişiler tarafında öldürüldü.
Üstelik öldürülen bu kişiler bırakın öldürülmeyi kendilerine ulaşılması bile çok güç olan ve yasadışı milyonlarca parayı kontrol eden kişilerdi.
Ayrıca, Devlet adına çalıştıklarını ve görevlendirildiklerini söyleyenler, bu yetkilerini kendi çıkarları için kullanmışlar, yasadışı işler, kaçakçılık yapmışlardı. Nereden alındığı ve kime verildiği, nerelerde kullanıldığı belli olmayan silahlar da vardı.
Bütün bunları yapan kişiler üst düzey bazı yetkililer tarafından korunmuş ve kollanmıştı. Kendilerine hiçbir şey olmayacağı söylenmiş, bu işleri yapan kişilerde her şeyi Devlet için yaptıklarına inanmışlardı.
İşte bunun için mahkemenin kendilerine verdiği cezaya hayret ediyor ve yakınıyorlar. Kendilerinin cezalandırılmak bir yana ödüllendirilmeleri gerektiğine inanıyorlar.
Sadece bu kişiler değil birçok kişi buna inanıyor ki ilk yakalandıklarında "TÜRKİYE SİZİNLE GURUR DUYUYOR" diye sloganlar atılıyordu.
Eğer hukuk devletiyiz diyorsak, hiç kimse, hangi görevde olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun hukuk dışına çıkamaz.
Hiç kimse, bazı kişileri suçlu, vatan haini ilan edemez, yargıya intikal ettirmek yerine kendisi cezalandıramaz. Eğer bu yapılırsa yarın başkaları da onu suçlu ve vatan haini ilan ederek ayni yöntemle cezalandırır.
Mahkeme kararında belirtildiği gibi yasadışı ilişkilerin çok az bir kısmı açığa çıktı. Esas siyaset bağlantıları ve üst görevde bulunan kişiler açığa çıkarılamadı. Yargılanıp ceza alan bu kişilere bu yetkileri ve görevleri verenler yargılanamadı.
Hangi nedenle olursa olsun, kim olursa olsun hukuk dışına çıkan kişiler yargılanamazsa, cezalandırılamazsa hiç kimse güvencede olamaz.
Ayni şeylerin bir daha olmayacağını kimse söyleyemez.
Bu nedenle milyonlarca kişi her gün saat 21.00 de günlerce ışıklarını söndürdü.
Meydanlara çıktı. "TEMİZ TOPLUM" diye haykırdı. "ÇETELERE HAYIR" dedi. "SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK" diye haykırdı.
Hukuk herkese lazımdır. Kendini yargı yerine koyup bazı kişileri suçlu, vatan haini ilan eden ve kendisi cezalandıran kişiler gün gelir, kendilerine ayni şey yapılmak istenir.
İşte o zaman "HUKUK" diye haykırsalar bile kimseyi yanlarında bulamazlar.
Bu yazıyı 2001 de yazmışım. Bu günde ayni düşünüyorum.
Yasa dışı işler yapanlar, kim olursa olsun, hangi görevde bulunursa bulunsun yaptıklarının hesabını yargı önünde vermeli.
Hele bu yaptıklarını “DEVLETİN KENDİSİNE VERDİĞİ YETKİLERİ KÖTÜ NİYETLE hatta KENDİ ÇIKARI İÇİN KULLANMIŞ İSE” en ağır ceza ile cezalandırılmalıdır.
ERGENEKON soruşturması ile insanlar neden gözaltına alınıyor, tutuklanıyor?
“Darbe planladıkları” için mi?
Faili meçhul cinayetlerin hesabının sorulması için mi?
Yoksa AK PARTİ iktidarına karşı muhalefet yapanlara göz dağı vermek, onları sindirmek için mi?
Eğer gerçekten amaç, darbecilerden hesap sormak ve bir daha darbe yapılması engellemek ise;
Önce 12 eylül darbesinin halen sağ olan liderinden hesap sorulması gerekmez mi?.
Eğer amaç, SUSURLUKDA açığa çıkan yasa dışı örgütlenmelerden, faili meçhul cinayetlerden hesap sorulacaksa;
Önce o dönemin başta siyasetçileri ve üst düzey bürokratlarından hesap sorulması gerekmez mi?.
“SUSURLUK KAZASI” ile açığa çıkan yasa dışı örgütlenmenin içinde olanlardan “HESAP SORULSUN” diye milyonlarca kişi, günlerce eylem yapıp eylem yapıp elektriklerini söndürmedi mi?
O gün iktidarda olanlar (bu gün Ak Parti mensuplarının da üyesi ve belli görevlerde olduğu refah yol koalisyon iktidarı) hesap sormadığı gibi, “FASA FİSO, GULU, GULU DANSI” diyenlerden hesap sorulması gerekmez mi?
Yasa dışı örgütlenmelere karışmış, çeteler kurmuş, kendi başlarına veya devletin bazı görevlileri ile birlikte suç işlemiş kişilerle birlikte,
Sanki onlarla yasadışı işlerde ortakmış gibi, aydın, demokrat, düşünce ve fikirlerini söyleyen, yazan, “TEK ORTAK ÖZELLİKLERİ BU GÜNKÜ AK PARTİ İKTİDARINA MUHALEFET ETMEK” olan kişilerde göz altına alınıyor, tutuklanıyor.
İşte kabul edilemeyen bu değil mi?
Bu gün milyonlarca kişi “ERGENEKON SORUŞTURMASI” hakkında;
“YASADIŞI OLUŞUMLARI AÇIĞA ÇIKARMAK, DARBELERİ ÖNLMEK” bahanesi ile,
Aydın, demokrat, insan haklarına saygılı, hukuk devletinin egemen kılınmasını isteyen kişileri baskı altına alınıp korkutulmak istendiğine,
Bunu gören sade vatandaşın “BU TANINMIŞ KİŞİLERE BUNLARI YAPARLARSA BANA NELER YAPMAZLAR” DÜŞÜNMESİNİ, yerleştirmek olduğuna, inanmaktadır.
Bu kaygıları taşıyanlar biliyor ki; Hukuk herkese lazımdır.
Amacın gerçekten “DARBELERİ ENGELLEMEK, TEMİZ TOPLUM” devlet içinde örgütlenmiş "ÇETELERDEN HESAP SORULMAK" olduğuna inansa, hukukun tarafsız ve siyasi iktidarın kontrolünde olduğu kaygısını taşımasa,
ERGENEKON soruşturmasının SİYASAL değil HUKUKİ olduğuna inansa,
Neden karşı çıksınlar? 10.01.2009
Susurluk kazasında açığa çıkan neydi?
Kamyonun çarptığı MERSEDES’ te, bir milletvekili, polis müdürü ve aranan bir suçlunun olduğu anlaşılmıştı.
Araçtan sağ kurtulan milletvekili Sedat BUCAK, ilk TV ye çıktığında Abdullah ÇATLI' yı tanıdığını söylüyor, daha sonra ise “onu başka isimle tanıyordum” diye ifadesini değiştiriyor.
Bu olaydan sonra olaylar çorap söküğü gibi gelişti. Fotoğraflar, ilişkiler, yapılanlar medyada yer aldı.
Peki ne olmuştu?
Neler açığa çıktı?
Terörizmle mücadele adına yapılan hukuk dışı uygulamalar.
Bazı kişiler kimliği meçhul kişiler tarafında öldürüldü.
Üstelik öldürülen bu kişiler bırakın öldürülmeyi kendilerine ulaşılması bile çok güç olan ve yasadışı milyonlarca parayı kontrol eden kişilerdi.
Ayrıca, Devlet adına çalıştıklarını ve görevlendirildiklerini söyleyenler, bu yetkilerini kendi çıkarları için kullanmışlar, yasadışı işler, kaçakçılık yapmışlardı. Nereden alındığı ve kime verildiği, nerelerde kullanıldığı belli olmayan silahlar da vardı.
Bütün bunları yapan kişiler üst düzey bazı yetkililer tarafından korunmuş ve kollanmıştı. Kendilerine hiçbir şey olmayacağı söylenmiş, bu işleri yapan kişilerde her şeyi Devlet için yaptıklarına inanmışlardı.
İşte bunun için mahkemenin kendilerine verdiği cezaya hayret ediyor ve yakınıyorlar. Kendilerinin cezalandırılmak bir yana ödüllendirilmeleri gerektiğine inanıyorlar.
Sadece bu kişiler değil birçok kişi buna inanıyor ki ilk yakalandıklarında "TÜRKİYE SİZİNLE GURUR DUYUYOR" diye sloganlar atılıyordu.
Eğer hukuk devletiyiz diyorsak, hiç kimse, hangi görevde olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun hukuk dışına çıkamaz.
Hiç kimse, bazı kişileri suçlu, vatan haini ilan edemez, yargıya intikal ettirmek yerine kendisi cezalandıramaz. Eğer bu yapılırsa yarın başkaları da onu suçlu ve vatan haini ilan ederek ayni yöntemle cezalandırır.
Mahkeme kararında belirtildiği gibi yasadışı ilişkilerin çok az bir kısmı açığa çıktı. Esas siyaset bağlantıları ve üst görevde bulunan kişiler açığa çıkarılamadı. Yargılanıp ceza alan bu kişilere bu yetkileri ve görevleri verenler yargılanamadı.
Hangi nedenle olursa olsun, kim olursa olsun hukuk dışına çıkan kişiler yargılanamazsa, cezalandırılamazsa hiç kimse güvencede olamaz.
Ayni şeylerin bir daha olmayacağını kimse söyleyemez.
Bu nedenle milyonlarca kişi her gün saat 21.00 de günlerce ışıklarını söndürdü.
Meydanlara çıktı. "TEMİZ TOPLUM" diye haykırdı. "ÇETELERE HAYIR" dedi. "SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK" diye haykırdı.
Hukuk herkese lazımdır. Kendini yargı yerine koyup bazı kişileri suçlu, vatan haini ilan eden ve kendisi cezalandıran kişiler gün gelir, kendilerine ayni şey yapılmak istenir.
İşte o zaman "HUKUK" diye haykırsalar bile kimseyi yanlarında bulamazlar.
Bu yazıyı 2001 de yazmışım. Bu günde ayni düşünüyorum.
Yasa dışı işler yapanlar, kim olursa olsun, hangi görevde bulunursa bulunsun yaptıklarının hesabını yargı önünde vermeli.
Hele bu yaptıklarını “DEVLETİN KENDİSİNE VERDİĞİ YETKİLERİ KÖTÜ NİYETLE hatta KENDİ ÇIKARI İÇİN KULLANMIŞ İSE” en ağır ceza ile cezalandırılmalıdır.
ERGENEKON soruşturması ile insanlar neden gözaltına alınıyor, tutuklanıyor?
“Darbe planladıkları” için mi?
Faili meçhul cinayetlerin hesabının sorulması için mi?
Yoksa AK PARTİ iktidarına karşı muhalefet yapanlara göz dağı vermek, onları sindirmek için mi?
Eğer gerçekten amaç, darbecilerden hesap sormak ve bir daha darbe yapılması engellemek ise;
Önce 12 eylül darbesinin halen sağ olan liderinden hesap sorulması gerekmez mi?.
Eğer amaç, SUSURLUKDA açığa çıkan yasa dışı örgütlenmelerden, faili meçhul cinayetlerden hesap sorulacaksa;
Önce o dönemin başta siyasetçileri ve üst düzey bürokratlarından hesap sorulması gerekmez mi?.
“SUSURLUK KAZASI” ile açığa çıkan yasa dışı örgütlenmenin içinde olanlardan “HESAP SORULSUN” diye milyonlarca kişi, günlerce eylem yapıp eylem yapıp elektriklerini söndürmedi mi?
O gün iktidarda olanlar (bu gün Ak Parti mensuplarının da üyesi ve belli görevlerde olduğu refah yol koalisyon iktidarı) hesap sormadığı gibi, “FASA FİSO, GULU, GULU DANSI” diyenlerden hesap sorulması gerekmez mi?
Yasa dışı örgütlenmelere karışmış, çeteler kurmuş, kendi başlarına veya devletin bazı görevlileri ile birlikte suç işlemiş kişilerle birlikte,
Sanki onlarla yasadışı işlerde ortakmış gibi, aydın, demokrat, düşünce ve fikirlerini söyleyen, yazan, “TEK ORTAK ÖZELLİKLERİ BU GÜNKÜ AK PARTİ İKTİDARINA MUHALEFET ETMEK” olan kişilerde göz altına alınıyor, tutuklanıyor.
İşte kabul edilemeyen bu değil mi?
Bu gün milyonlarca kişi “ERGENEKON SORUŞTURMASI” hakkında;
“YASADIŞI OLUŞUMLARI AÇIĞA ÇIKARMAK, DARBELERİ ÖNLMEK” bahanesi ile,
Aydın, demokrat, insan haklarına saygılı, hukuk devletinin egemen kılınmasını isteyen kişileri baskı altına alınıp korkutulmak istendiğine,
Bunu gören sade vatandaşın “BU TANINMIŞ KİŞİLERE BUNLARI YAPARLARSA BANA NELER YAPMAZLAR” DÜŞÜNMESİNİ, yerleştirmek olduğuna, inanmaktadır.
Bu kaygıları taşıyanlar biliyor ki; Hukuk herkese lazımdır.
Amacın gerçekten “DARBELERİ ENGELLEMEK, TEMİZ TOPLUM” devlet içinde örgütlenmiş "ÇETELERDEN HESAP SORULMAK" olduğuna inansa, hukukun tarafsız ve siyasi iktidarın kontrolünde olduğu kaygısını taşımasa,
ERGENEKON soruşturmasının SİYASAL değil HUKUKİ olduğuna inansa,
Neden karşı çıksınlar? 10.01.2009
20 Aralık 2008 Cumartesi
AK PARTİ 2015 DE OLACAK MI?
29 mart 2009 da yerel seçimler var. Yerel seçimlerde oylar partiler kadar adaylara da bakarak verilir.
Ayrıca bugün ekonomik kriz de kapıda. Bu kriz anlaşıldığı kadarı ile ülkemizi muhakkak vuracak.
Bu güne kadar ülkemiz ekonomisi taşıma suyla döndü. Yakında değirmenin suyu dünya küresel krizi nedeni ile her an kesilebilir. Su bitince ne dağıtılacak ne pasta ne de sadaka kalır. Ne duble yol, ne toplu konut kalır. Dahası bütün hizmetler durur. Yeterli önlem alınmaz ise maaşlar bile ödenemez.
Ak Partinin 6 yıllık iktidarında herkesin aslında çok iyi bilip gördüğü, ama “İşler tıkırında” diye görmezden gelinip ses çıkarmadığı sorunlar bu kriz nedeni ile birden görülüverecek.
Bolluk yıllarında varlıklarına varlık katan, bu düzenden hiç şikayeti olmayan her kes sanki farkında değilmiş gibi birden “A, kral çıplakmış.” Diye bağıracak.
Bu ülkede ne kadar çok yolsuzluk yapılmış, bazı kişiler kısa sürede ne kadar çok zenginleşivermişler? Ülkenin bütün fabrikalarını, bankalarını, topraklarını hem de yabancıya “gavura” satmışlar. Bu işler böyle olur mu? Ülkeyi batırmışlar demeye başlayacaklar. Ak Partiyi destekleyen iş adamları, hemen desteklerini çekip, karşı cepheye “muhalefete” geçmeye başlayacaklar. Ak Parti istediği kadar kızsın, bağırsın, “bize yardımcı olun, bak 6 yıldır en çok siz karlı çıktınız” desin hiç kimse destek olmayacak.
Aslında AK PARTİ iktidarının 6 yıldır uyguladığı yanlış ekonomik politikaların açığa çıkması için küresel kriz şart değildi. Bu ülkenin kötü yönetildiği gerçeği er, geç açığa çıkacaktı ama küresel kriz olmasa idi bunun görülmesi biraz daha uzun sürecekti.
Yine de her şey açığa çıksa bile 6 yıldır büyük bir çoğunlukla iktidarda olan, devletin bütün kademelerinde kadrolaşmış, Anayasa ve yasalarda kendi yararına bir çok değişiklikler yapmış bir partinin ilk seçimde sandığa gömülmesi mümkün olmayacaktır.
Ama üst ve alt kademelerde oluşturdukları kadroların bütün direnmelerine büyük gücüne rağmen, belki 2011 değil ama kesinlikle 2015 yılında Ak Parti büyük olasılıkla olmayacaktır.
Aslına bakarsanız Ak Partinin dayandığı sınıfsal bir temel de yoktur.
Siyasetteki bir boşluktan yararlanarak var olmuştur.
İdeolojisi yoktur.
Neyi savunduğu “Kapitalizmi mi, Demokratik laik insan haklarına dayalı cumhuriyeti mi? Sosyalizm mi?” belli değildir.
Destek aldığı taban, “işçi mi? Köylü mü?, küçük esnaf ve sanatkar mı?” belli değildir.
Milli görüş gömleğini çıkardım dese de “İslamcı kesim mi? Yoksa Turgut ÖZAL’ ın ANAP ı gibi 4 eğilime mi dayanıyor?” belli değildir.
Kurulduğundan bu yana incelendiğinde görülecektir ki AK PARTİ fırsatçı bir partidir.
Tek kutuplu dünya üzerindeki ABD gücünden, onun orta doğu, Kafkaslardaki çıkarları için kendisinden tüm istediklerini koşulsuz yerine getirerek, AB ve demokrasi yanlısı görünerek onlardan destek alarak iktidarını sürdürmektedir.
Bütün bunlara ülkemizdeki diğer partilerin de alternatif çözüm üretmemesi “veya ürettirilmemesi” nedeniyle iktidarını korumaktadır.
Bütün bunların yanında, Ak Partinin 22 temmuz 2007 seçim başarısında inkar edilemeyecek başarısında etken olan “sakıncaları ileride açığa çıkacak ama bu gün için halk yararına olduğu kabul edilen” bazı uygulamalar da bulunmaktadır.
1 - “AKP gidecek daha güzel günler gelecek” umudu veren bir partinin olmaması.
2 - Merkez sağ partilerin “AP – DYP –DP” nin erimesi, bu partinin eski bazı milletvekillerinin Ak Partiye gitmesi nedeniyle oylarında Ak Partiye gitmesi,
3 - Dindar, dürüst, yoksulların yanında olduğu görüntüsünü verip buna insanları inandırarak masum, dini inanç ve duyguları kullanması, bu amaçla topladığı paraların bir kısmı ile yoksullara kömür, gıda yardımı - sadaka dağıtması,
4 - Muhalefet partilerinin başarısız olması insanların “BAYKAL İKTİDAR OLMAK İSTEMİYOR” söyleminde inandırılması,
5 - Ak Partinin iktidarı sırasında dünyanın ekonomik ve parasal yönden bolluk içinde olması, ABD, AB desteğinin de payı var.
6 - Sağlık, ilaç, toplu konut, duble yollar gibi hizmetler,
7 - Yerel yönetimler yasası, (İl genel meclislerini yerel parlamento yapıldı. Köy Hizmetleri, köylerin imar işleri bu yerel meclise devredildi. Artık bütün köylerinin hizmetleri artık Ankara’dan değil bağlı olduğu ilin il genel meclis tarafından yapılıyor. İl genel meclisi üyeleri kendilerinde ve çoğu köylerde oturuyor. Köy muhtarları hatta herkes istediği zaman kendilerine rahatça ulaşabiliyor, sorunlarını kolayca anlatabiliyor. Şimdi köylerin yol, su, elektrik, kanalizasyon, park, imar, okul v.b her türlü işi daha kolay yapılmaya başladı.)
8 - 1984 yılından bu yana zorunlu olarak tarım BAĞ - KURA kayıtlı olup yaşı dolmuş tek kuruş ödeme yapamadığından emekli olamayan çiftçiye “60 ay vadeli banka kredisi” verildi. Böylece insanlar emekli olabildi. Banka kredi borçları kendilerine bağlanan emekli maaşından kesildi, emekli maaşından kalan en az her ay 100 – 150 YTL para geçti. Kendi ve ailesi için sağlık karnesi alması.
Doğu ve güney doğuda ki Ak Parti başarısına gelince;
Bu bölgenin büyük kesimindeki oylar yıllardır “Cemaat, tarikat, aşiret - köy ağası” kontrolündedir. Şimdi yıllardır geri kalmış bu bölgedeki sorunların nedenini sadece Kürt kimliğinin tanınmamasına bağlayan DTP oyların çoğunu almakta geri kalan oyları “tarikat, aşiret - köy ağası” ile işbirliği yapan AKP de toplanmaktadır. Bu bölgede bu kesimlerin çıkarlarını savunan “Sosyalist, Komünist, sosyal demokrat hiçbir parti, ne derse ne yaparsa yapsın oy alma şansı yoktur.
Ama artık bu gün Ak Partinin bütün bu yaptıklarının büyük çoğunluğunun aldatmaca olduğu, demokrasiyi geliştirmek veya ülke için değil sadece “OY ve KENDİSİ İÇİN” olduğu artık görülmeye başlandı.
Sadece ülkemizdeki insanları ”aydınlar, gerçek dindar insanlar, Kürtler, Aleviler” herkesi ama herkesi aldattığı, gibi AB yi de “değiştim” diyerek, samimiyetine inandırdığı “DEMOKRASİYİ AMAÇ DEĞİL KENDİSİ İÇİN ARAÇ” olarak kullandığı bu süre içerisinde devletin her kademesinde kadrolaştığı artık görülüp anlaşıldı.
Bu gün bunun farkına varan ama hala kabullenmek istemeyenler de çok yakında bunu kabul edecek, Ak Partiye karşı tavır alıp desteklerini çekeceklerdir.
Aslında Ak Parti yöneticileri ve iktidarı bütün bunları bilmekte ama nasılsa “DİĞER PARTİLER HALKA GÜVEN VERMİYOR, halk MECBUREN BANA OY VERECEK” diye düşünüyor olabilir.
Ama halkımız böyle düşünmüyor.
Eğer başta iktidar alternatifi CHP ve bu gün var olan diğer partiler, halka bir umut veremezlerse halk;
Nasıl 2002 de bütün partileri sandığa gömüp, yeni kurulmuş Ak Partiyi büyük çoğunlukla iktidara getirdi ise o gün de umulmadık bir partiyi iktidar yapacaktır.
“AK PARTİ” 2015 yılında; Bırakın iktidarda olayı, tıpkı “ANAP” gibi siyaset hayatında bile olmayacaktır. 05.112.2008
Ayrıca bugün ekonomik kriz de kapıda. Bu kriz anlaşıldığı kadarı ile ülkemizi muhakkak vuracak.
Bu güne kadar ülkemiz ekonomisi taşıma suyla döndü. Yakında değirmenin suyu dünya küresel krizi nedeni ile her an kesilebilir. Su bitince ne dağıtılacak ne pasta ne de sadaka kalır. Ne duble yol, ne toplu konut kalır. Dahası bütün hizmetler durur. Yeterli önlem alınmaz ise maaşlar bile ödenemez.
Ak Partinin 6 yıllık iktidarında herkesin aslında çok iyi bilip gördüğü, ama “İşler tıkırında” diye görmezden gelinip ses çıkarmadığı sorunlar bu kriz nedeni ile birden görülüverecek.
Bolluk yıllarında varlıklarına varlık katan, bu düzenden hiç şikayeti olmayan her kes sanki farkında değilmiş gibi birden “A, kral çıplakmış.” Diye bağıracak.
Bu ülkede ne kadar çok yolsuzluk yapılmış, bazı kişiler kısa sürede ne kadar çok zenginleşivermişler? Ülkenin bütün fabrikalarını, bankalarını, topraklarını hem de yabancıya “gavura” satmışlar. Bu işler böyle olur mu? Ülkeyi batırmışlar demeye başlayacaklar. Ak Partiyi destekleyen iş adamları, hemen desteklerini çekip, karşı cepheye “muhalefete” geçmeye başlayacaklar. Ak Parti istediği kadar kızsın, bağırsın, “bize yardımcı olun, bak 6 yıldır en çok siz karlı çıktınız” desin hiç kimse destek olmayacak.
Aslında AK PARTİ iktidarının 6 yıldır uyguladığı yanlış ekonomik politikaların açığa çıkması için küresel kriz şart değildi. Bu ülkenin kötü yönetildiği gerçeği er, geç açığa çıkacaktı ama küresel kriz olmasa idi bunun görülmesi biraz daha uzun sürecekti.
Yine de her şey açığa çıksa bile 6 yıldır büyük bir çoğunlukla iktidarda olan, devletin bütün kademelerinde kadrolaşmış, Anayasa ve yasalarda kendi yararına bir çok değişiklikler yapmış bir partinin ilk seçimde sandığa gömülmesi mümkün olmayacaktır.
Ama üst ve alt kademelerde oluşturdukları kadroların bütün direnmelerine büyük gücüne rağmen, belki 2011 değil ama kesinlikle 2015 yılında Ak Parti büyük olasılıkla olmayacaktır.
Aslına bakarsanız Ak Partinin dayandığı sınıfsal bir temel de yoktur.
Siyasetteki bir boşluktan yararlanarak var olmuştur.
İdeolojisi yoktur.
Neyi savunduğu “Kapitalizmi mi, Demokratik laik insan haklarına dayalı cumhuriyeti mi? Sosyalizm mi?” belli değildir.
Destek aldığı taban, “işçi mi? Köylü mü?, küçük esnaf ve sanatkar mı?” belli değildir.
Milli görüş gömleğini çıkardım dese de “İslamcı kesim mi? Yoksa Turgut ÖZAL’ ın ANAP ı gibi 4 eğilime mi dayanıyor?” belli değildir.
Kurulduğundan bu yana incelendiğinde görülecektir ki AK PARTİ fırsatçı bir partidir.
Tek kutuplu dünya üzerindeki ABD gücünden, onun orta doğu, Kafkaslardaki çıkarları için kendisinden tüm istediklerini koşulsuz yerine getirerek, AB ve demokrasi yanlısı görünerek onlardan destek alarak iktidarını sürdürmektedir.
Bütün bunlara ülkemizdeki diğer partilerin de alternatif çözüm üretmemesi “veya ürettirilmemesi” nedeniyle iktidarını korumaktadır.
Bütün bunların yanında, Ak Partinin 22 temmuz 2007 seçim başarısında inkar edilemeyecek başarısında etken olan “sakıncaları ileride açığa çıkacak ama bu gün için halk yararına olduğu kabul edilen” bazı uygulamalar da bulunmaktadır.
1 - “AKP gidecek daha güzel günler gelecek” umudu veren bir partinin olmaması.
2 - Merkez sağ partilerin “AP – DYP –DP” nin erimesi, bu partinin eski bazı milletvekillerinin Ak Partiye gitmesi nedeniyle oylarında Ak Partiye gitmesi,
3 - Dindar, dürüst, yoksulların yanında olduğu görüntüsünü verip buna insanları inandırarak masum, dini inanç ve duyguları kullanması, bu amaçla topladığı paraların bir kısmı ile yoksullara kömür, gıda yardımı - sadaka dağıtması,
4 - Muhalefet partilerinin başarısız olması insanların “BAYKAL İKTİDAR OLMAK İSTEMİYOR” söyleminde inandırılması,
5 - Ak Partinin iktidarı sırasında dünyanın ekonomik ve parasal yönden bolluk içinde olması, ABD, AB desteğinin de payı var.
6 - Sağlık, ilaç, toplu konut, duble yollar gibi hizmetler,
7 - Yerel yönetimler yasası, (İl genel meclislerini yerel parlamento yapıldı. Köy Hizmetleri, köylerin imar işleri bu yerel meclise devredildi. Artık bütün köylerinin hizmetleri artık Ankara’dan değil bağlı olduğu ilin il genel meclis tarafından yapılıyor. İl genel meclisi üyeleri kendilerinde ve çoğu köylerde oturuyor. Köy muhtarları hatta herkes istediği zaman kendilerine rahatça ulaşabiliyor, sorunlarını kolayca anlatabiliyor. Şimdi köylerin yol, su, elektrik, kanalizasyon, park, imar, okul v.b her türlü işi daha kolay yapılmaya başladı.)
8 - 1984 yılından bu yana zorunlu olarak tarım BAĞ - KURA kayıtlı olup yaşı dolmuş tek kuruş ödeme yapamadığından emekli olamayan çiftçiye “60 ay vadeli banka kredisi” verildi. Böylece insanlar emekli olabildi. Banka kredi borçları kendilerine bağlanan emekli maaşından kesildi, emekli maaşından kalan en az her ay 100 – 150 YTL para geçti. Kendi ve ailesi için sağlık karnesi alması.
Doğu ve güney doğuda ki Ak Parti başarısına gelince;
Bu bölgenin büyük kesimindeki oylar yıllardır “Cemaat, tarikat, aşiret - köy ağası” kontrolündedir. Şimdi yıllardır geri kalmış bu bölgedeki sorunların nedenini sadece Kürt kimliğinin tanınmamasına bağlayan DTP oyların çoğunu almakta geri kalan oyları “tarikat, aşiret - köy ağası” ile işbirliği yapan AKP de toplanmaktadır. Bu bölgede bu kesimlerin çıkarlarını savunan “Sosyalist, Komünist, sosyal demokrat hiçbir parti, ne derse ne yaparsa yapsın oy alma şansı yoktur.
Ama artık bu gün Ak Partinin bütün bu yaptıklarının büyük çoğunluğunun aldatmaca olduğu, demokrasiyi geliştirmek veya ülke için değil sadece “OY ve KENDİSİ İÇİN” olduğu artık görülmeye başlandı.
Sadece ülkemizdeki insanları ”aydınlar, gerçek dindar insanlar, Kürtler, Aleviler” herkesi ama herkesi aldattığı, gibi AB yi de “değiştim” diyerek, samimiyetine inandırdığı “DEMOKRASİYİ AMAÇ DEĞİL KENDİSİ İÇİN ARAÇ” olarak kullandığı bu süre içerisinde devletin her kademesinde kadrolaştığı artık görülüp anlaşıldı.
Bu gün bunun farkına varan ama hala kabullenmek istemeyenler de çok yakında bunu kabul edecek, Ak Partiye karşı tavır alıp desteklerini çekeceklerdir.
Aslında Ak Parti yöneticileri ve iktidarı bütün bunları bilmekte ama nasılsa “DİĞER PARTİLER HALKA GÜVEN VERMİYOR, halk MECBUREN BANA OY VERECEK” diye düşünüyor olabilir.
Ama halkımız böyle düşünmüyor.
Eğer başta iktidar alternatifi CHP ve bu gün var olan diğer partiler, halka bir umut veremezlerse halk;
Nasıl 2002 de bütün partileri sandığa gömüp, yeni kurulmuş Ak Partiyi büyük çoğunlukla iktidara getirdi ise o gün de umulmadık bir partiyi iktidar yapacaktır.
“AK PARTİ” 2015 yılında; Bırakın iktidarda olayı, tıpkı “ANAP” gibi siyaset hayatında bile olmayacaktır. 05.112.2008
16 Kasım 2008 Pazar
NEDEN YENİ BİR ANAYASA?
NEDEN ANAYASANIN DEŞİŞTİRİLEMEZ İLK 3 MADDESİNİ DEĞİŞTİRMEK İSTİYORLAR?
Bu gün, 1982 yılında 5 generalin seçtiği kişiler tarafından yaptırılan yasakçı anayasanın bir çok maddesi TBMM de siyasi partilerin uzlaşması ile değiştirildi.
Bundan sonra da daha demokratik, insan haklarını genişleten, hukukun egemenliğini geliştiren bütün değişiklikler yapılabilir.
Sadece ve sadece Anayasamızın ilk 3 maddesi yani;
“Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Diyen 1 . maddesi
“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Diyen 2. Maddesi
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.” Başkenti Ankara’dır. Diyen 3. Maddesi
Değiştirilemez.
Peki öyle ise neden tamamen YENİ BİR ANAYASA istiyorlar?
Çünkü esas amaçlarını gerçekleştirmelerine anayasanın ilk 3 madde engel oluyor.
LAİKLİK ilkesini değiştiremedikleri için kadınlarımızı çarşafa sokamıyorlar. Kadınlarımıza medeni yasa ile verilen hakları geri alamıyorlar.
Demokratik laiklik cumhuriyeti, ulus devleti, İSLAM CUMHURİYETİNE dönüştüremiyorlar.
Başkentimizi İstanbul’a taşıyamıyorlar. Cumhuriyet devrimlerine geriye döndüremiyorlar.
Üniversitelerde TÜRBANI serbest bırakacak anayasa değişikliği Anayasa mahkemesi 11 üyesinden (sadece hukukçu olmayan anayasa başkanın tek oyuna karşılık) 10 üyenin kararı ile “ANAYASANIN İLK 3 MADDESİNİN ÖZÜNE AYKIRI ANAYASADA DEĞİŞİKLİK YAPAMAZSINIZ” diye iptal edildi.
Ama onlar dururlar mı?
İşte bu nedenle şimdi Anayasanın “DEĞİŞTİRİLEMEZ HÜKÜMLERİNE” karşı savaş açtılar.
“Bize millet yetki verdi. TBMM biz çoğunluk olarak halk – millet adına anayasa ve yasalarda her türlü değişikliği yapabiliriz” diyorlar.
ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLEMEZ ve DEĞİŞTİRİLMESİ DAHİ TEKLİF EDİLEMEZ maddeleri hiçbir ülke anayasasında yok. Diyorlar.
Bunu bazı üniversite hocaları, Anayasa mahkemesinin HUKUKÇU OLMAYAN Anayasa mahkemesi başkanı ve bütün ön görüşleri anayasa mahkemesi asil üyeleri tarafından kabul edilmeyen anayasa mahkemesi ropotörü olmak üzere kendileri gibi düşünen hukukçularla gündeme taşıdılar.
Ama gerçek hiç de onların söylediği gibi olmadığı hemen açığa çıktı.
Bu konuyu SABAH GAZETESİNDE 12.11.2008 günü Erdal ŞAFAK çok güzel ve açıkça dile getirmiş.
BİLKENT Üniversitesi'nin Alman Uluslararası Hukuki İşbirliği Vakfı ile düzenlediği "Anayasalardaki değiştirilemez ilkeler" konulu sempozyum düzenlenmiş. Bu sempozyumda;
Anayasa mahkemesi roportörü Doç. Dr. Osman Can, “1961 ve 1982 anayasalarını Ferman anayasaları olduğunu, değiştirilemez hükümlerin varlığının anayasalarda meşruiyet sorunu yarattığını söylemiş.
Dr. ERGUN ÖZBUDUN ise, (Hazırladığı yeni Anayasa taslağına kimsenin sahip çıkmadı) Anayasanın "Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinin yoruma açık olduğunu, Bu kadar geniş kavramları değiştirilmezlik kapsamı içine sokmak ve hükümlerin bekçiliğini de Anayasa Mahkemesi'ne bırakmak, ona Anayasa değişiklikleri konusunda sınırsız takdir hakkı tanımaktır" demiş.
Federal Alman Anayasa Mahkemesi eski Başkan Yardımcısı Prof. Dr. WİNFRİED HASSEMER, Alman Anayasası'nda da değiştirilemez hükümler bulunduğunu (Not: 79/3'üncü madde), Değiştirilemez hükümlerin varlığı demokrasi açısından kabul edilemez" demiş ama hemen ardından "Yine de değiştirilemez ilkelerin haklılığının bulunduğunu düşünüyorum. Toplum içinde bu normların yeri vardır. Bazı normlar istikrarlıdır, süreklidir." Demiş.
Erdal ŞAFAK, (Bir not daha: Sadece Türk ve Alman anayasalarında değil, birçok devletin temel yasasında da değiştirilemez hükümler yer alıyor. Fransız Anayasası'nın 89'uncu maddesi, Portekiz Anayasası'nın 288'inci maddesi, Belçika Anayasası'nın 130'uncu maddesi, Yunanistan Anayasası'nın 139'uncu maddesi gibi.) demiş.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde yıllarca Türkiye'yi temsil eden Rıza TÜRMEN;
“Ünlü Alman hukukçusu HANS KELSEN, 'Saf Hukuk Teorisi' adlı kitabında anayasaların görevinin siyasal iktidarlara yasal sınırlar getirmek olduğunu, Hukuka uygunluk ilkesi, her hukuk sisteminin temelini oluşturur. Yasama organının tasarruflarının geçerliliği anayasaya uygun olmalarına bağlıdır. O nedenle yasama organının yargı denetimine tabi olması, anayasal düzen için gerekli bir güvencedir. Anayasalardaki devletin temel yapısına ilişkin hükümlerin değiştirilemez nitelik taşımasının mantığını anlamak kolay. Bu maddeler öylesine ilkeleri kapsıyor ki, değiştirildikleri takdirde, o devlet başka bir devlet olur." Demiş.
Bu konunun anıt isimlerinden ROGER DUVERGER, "Temsili demokrasiler, seçimle gelen krallar üretir."
LORD ACTON, "Demokrasinin en yaygın kötü yönü, çoğunluğun tiranlığına yol açmasıdır." Demişler.
Erdal ŞAFAK yazısının sonunda;
"Seçilmiş kralların ve Çoğunluk tiranlarının” devletin vazgeçilemez ilkelerini ve varoluş felsefesini yozlaştırmamaları, çürütmemeleri, ortadan kaldırıp farklı rejimlere, bambaşka bir devlete dönüştürmemelerinin hukuki çözümü iktidarların yetkilerinin anayasayla sınırlandırılmasında ve devletin temel yapısını koruma görevinin anayasa mahkemesine verilmesinde görüldü.
Adnan Menderes'in milletvekillerine "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz" diye seslenmesinin anayasaya değiştirilemez hükümlerin girmesine yol açtığını hatırlatıyor.
1961 anayasası yapanlar çok partili döneme geçtikten sonra 1950 – 1960 yıllarında çoğunluğa dayalı iktidarların (özellikle pek parti iktidarlarının) sakıncalarını görünce;
Bundan sonra bir daha hiçbir parti veya lider “BEN HALKIN ÇOĞUNLUĞUNUN OYUNU ALDIM, MİLLET BANA YETKİ VERDİ, ANAYASAYI VE YASALARI İSTEDİĞİM GİBİ DEĞİŞTİRİRİM, İSTEDİĞİM UYGULAMALARI YAPARIM, DEVLETİN PARASINI İSTEDİĞİM GİBİ, İSTEDİĞİM YERE HARCARIM demesin diye KUVVETLER AYRILIĞI ilkesini benimsemiştir.
1961 anayasasında;
Hükümetlerin bütün uygulamalarının denetimini TBMM ne,
Çıkarılan yasaların anayasaya uygun olup olmadığını denetleme yetkisi Anayasa mahkemesine,
Hükümet ve kamu görevlilerinin karar ve uygulamalarının anayasa ve yasalara uygun olup olmadığını denetlemek yetkisi Danıştay’a,
Hükümet ve kamu görevlilerinin harcamalarının anayasa ve yasalara uygun olup olmadığını denetlemek için de Sayıştay’a
İşte bu nedenlerle yani "Seçilmiş kralları ve Çoğunluk tiranları” engellemek için yer almıştır.
Bütün bunları gördükten sonra sizce
“ANAYASAYI KÖKTEN NEDEN DEĞİŞTİRMEK İSTİYORLAR?” 12.11.2008
Bu gün, 1982 yılında 5 generalin seçtiği kişiler tarafından yaptırılan yasakçı anayasanın bir çok maddesi TBMM de siyasi partilerin uzlaşması ile değiştirildi.
Bundan sonra da daha demokratik, insan haklarını genişleten, hukukun egemenliğini geliştiren bütün değişiklikler yapılabilir.
Sadece ve sadece Anayasamızın ilk 3 maddesi yani;
“Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Diyen 1 . maddesi
“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Diyen 2. Maddesi
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.” Başkenti Ankara’dır. Diyen 3. Maddesi
Değiştirilemez.
Peki öyle ise neden tamamen YENİ BİR ANAYASA istiyorlar?
Çünkü esas amaçlarını gerçekleştirmelerine anayasanın ilk 3 madde engel oluyor.
LAİKLİK ilkesini değiştiremedikleri için kadınlarımızı çarşafa sokamıyorlar. Kadınlarımıza medeni yasa ile verilen hakları geri alamıyorlar.
Demokratik laiklik cumhuriyeti, ulus devleti, İSLAM CUMHURİYETİNE dönüştüremiyorlar.
Başkentimizi İstanbul’a taşıyamıyorlar. Cumhuriyet devrimlerine geriye döndüremiyorlar.
Üniversitelerde TÜRBANI serbest bırakacak anayasa değişikliği Anayasa mahkemesi 11 üyesinden (sadece hukukçu olmayan anayasa başkanın tek oyuna karşılık) 10 üyenin kararı ile “ANAYASANIN İLK 3 MADDESİNİN ÖZÜNE AYKIRI ANAYASADA DEĞİŞİKLİK YAPAMAZSINIZ” diye iptal edildi.
Ama onlar dururlar mı?
İşte bu nedenle şimdi Anayasanın “DEĞİŞTİRİLEMEZ HÜKÜMLERİNE” karşı savaş açtılar.
“Bize millet yetki verdi. TBMM biz çoğunluk olarak halk – millet adına anayasa ve yasalarda her türlü değişikliği yapabiliriz” diyorlar.
ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLEMEZ ve DEĞİŞTİRİLMESİ DAHİ TEKLİF EDİLEMEZ maddeleri hiçbir ülke anayasasında yok. Diyorlar.
Bunu bazı üniversite hocaları, Anayasa mahkemesinin HUKUKÇU OLMAYAN Anayasa mahkemesi başkanı ve bütün ön görüşleri anayasa mahkemesi asil üyeleri tarafından kabul edilmeyen anayasa mahkemesi ropotörü olmak üzere kendileri gibi düşünen hukukçularla gündeme taşıdılar.
Ama gerçek hiç de onların söylediği gibi olmadığı hemen açığa çıktı.
Bu konuyu SABAH GAZETESİNDE 12.11.2008 günü Erdal ŞAFAK çok güzel ve açıkça dile getirmiş.
BİLKENT Üniversitesi'nin Alman Uluslararası Hukuki İşbirliği Vakfı ile düzenlediği "Anayasalardaki değiştirilemez ilkeler" konulu sempozyum düzenlenmiş. Bu sempozyumda;
Anayasa mahkemesi roportörü Doç. Dr. Osman Can, “1961 ve 1982 anayasalarını Ferman anayasaları olduğunu, değiştirilemez hükümlerin varlığının anayasalarda meşruiyet sorunu yarattığını söylemiş.
Dr. ERGUN ÖZBUDUN ise, (Hazırladığı yeni Anayasa taslağına kimsenin sahip çıkmadı) Anayasanın "Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinin yoruma açık olduğunu, Bu kadar geniş kavramları değiştirilmezlik kapsamı içine sokmak ve hükümlerin bekçiliğini de Anayasa Mahkemesi'ne bırakmak, ona Anayasa değişiklikleri konusunda sınırsız takdir hakkı tanımaktır" demiş.
Federal Alman Anayasa Mahkemesi eski Başkan Yardımcısı Prof. Dr. WİNFRİED HASSEMER, Alman Anayasası'nda da değiştirilemez hükümler bulunduğunu (Not: 79/3'üncü madde), Değiştirilemez hükümlerin varlığı demokrasi açısından kabul edilemez" demiş ama hemen ardından "Yine de değiştirilemez ilkelerin haklılığının bulunduğunu düşünüyorum. Toplum içinde bu normların yeri vardır. Bazı normlar istikrarlıdır, süreklidir." Demiş.
Erdal ŞAFAK, (Bir not daha: Sadece Türk ve Alman anayasalarında değil, birçok devletin temel yasasında da değiştirilemez hükümler yer alıyor. Fransız Anayasası'nın 89'uncu maddesi, Portekiz Anayasası'nın 288'inci maddesi, Belçika Anayasası'nın 130'uncu maddesi, Yunanistan Anayasası'nın 139'uncu maddesi gibi.) demiş.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde yıllarca Türkiye'yi temsil eden Rıza TÜRMEN;
“Ünlü Alman hukukçusu HANS KELSEN, 'Saf Hukuk Teorisi' adlı kitabında anayasaların görevinin siyasal iktidarlara yasal sınırlar getirmek olduğunu, Hukuka uygunluk ilkesi, her hukuk sisteminin temelini oluşturur. Yasama organının tasarruflarının geçerliliği anayasaya uygun olmalarına bağlıdır. O nedenle yasama organının yargı denetimine tabi olması, anayasal düzen için gerekli bir güvencedir. Anayasalardaki devletin temel yapısına ilişkin hükümlerin değiştirilemez nitelik taşımasının mantığını anlamak kolay. Bu maddeler öylesine ilkeleri kapsıyor ki, değiştirildikleri takdirde, o devlet başka bir devlet olur." Demiş.
Bu konunun anıt isimlerinden ROGER DUVERGER, "Temsili demokrasiler, seçimle gelen krallar üretir."
LORD ACTON, "Demokrasinin en yaygın kötü yönü, çoğunluğun tiranlığına yol açmasıdır." Demişler.
Erdal ŞAFAK yazısının sonunda;
"Seçilmiş kralların ve Çoğunluk tiranlarının” devletin vazgeçilemez ilkelerini ve varoluş felsefesini yozlaştırmamaları, çürütmemeleri, ortadan kaldırıp farklı rejimlere, bambaşka bir devlete dönüştürmemelerinin hukuki çözümü iktidarların yetkilerinin anayasayla sınırlandırılmasında ve devletin temel yapısını koruma görevinin anayasa mahkemesine verilmesinde görüldü.
Adnan Menderes'in milletvekillerine "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz" diye seslenmesinin anayasaya değiştirilemez hükümlerin girmesine yol açtığını hatırlatıyor.
1961 anayasası yapanlar çok partili döneme geçtikten sonra 1950 – 1960 yıllarında çoğunluğa dayalı iktidarların (özellikle pek parti iktidarlarının) sakıncalarını görünce;
Bundan sonra bir daha hiçbir parti veya lider “BEN HALKIN ÇOĞUNLUĞUNUN OYUNU ALDIM, MİLLET BANA YETKİ VERDİ, ANAYASAYI VE YASALARI İSTEDİĞİM GİBİ DEĞİŞTİRİRİM, İSTEDİĞİM UYGULAMALARI YAPARIM, DEVLETİN PARASINI İSTEDİĞİM GİBİ, İSTEDİĞİM YERE HARCARIM demesin diye KUVVETLER AYRILIĞI ilkesini benimsemiştir.
1961 anayasasında;
Hükümetlerin bütün uygulamalarının denetimini TBMM ne,
Çıkarılan yasaların anayasaya uygun olup olmadığını denetleme yetkisi Anayasa mahkemesine,
Hükümet ve kamu görevlilerinin karar ve uygulamalarının anayasa ve yasalara uygun olup olmadığını denetlemek yetkisi Danıştay’a,
Hükümet ve kamu görevlilerinin harcamalarının anayasa ve yasalara uygun olup olmadığını denetlemek için de Sayıştay’a
İşte bu nedenlerle yani "Seçilmiş kralları ve Çoğunluk tiranları” engellemek için yer almıştır.
Bütün bunları gördükten sonra sizce
“ANAYASAYI KÖKTEN NEDEN DEĞİŞTİRMEK İSTİYORLAR?” 12.11.2008
TARİH, TURİZM, DOĞA
Ülkemizde tarihi ve doğayı kimse önemsemiyor.
Halbuki DOĞA DA, TARİH DE sadece o yöre ve ülkenin değil tüm dünyanın malı ve milyonlarca yıl öncesinden bize bırakılan ve bizimde gelecek kuşaklara bırakacağımız değerli mirasıdır.
Bergama "TARİH ve TURİZM" zengini bir kenttir.
BERGAMA LİSESİ MEZUNLARI DERNEĞİ olarak 5-6 yıl önce para ödüllü liseler arası "TARİH VE TURİZM" konulu bir kompozisyon yarışması düzenledik.
Bergama ve kasabalarındaki bütün liselerde duyurduk. Kaymakamlığa, ilçe Milli eğitim müdürlüğüne duyurduk.
Yarışmaya sadece 10 öğrenci katıldı. Bunun en büyük nedeni TARİH VE TURİZM ile iç içe bir yerdeki başta eğitim görevlileri olmak üzere tüm görevlilerin dahi bu konuya önem vermediğindendir.
Halbuki bu yıl kermes de "BERGAMA TURİZMDEN NEDEN YARARLANAMIYOR? NASIL YARARLANMALI?" diye panel düzenledi.
ALLİONİ ye gelince;
Bergama da öyle bir hava yaratıldı ki başta Bergama ziraat odası başkan ve yöneticileri olarak tüm çiftçi ve köylüler ALLİONİ nedeniyle "PAŞAKÖY ve ÇALTI KORU BARAJLARI" YAPILAMIYOR. çiftçi ürününü sulayamıyor verim alamıyor ve zarar ediyor.
Bu düşüncenin yayılması iktidar ve yandaşlarının da işine geliyor.
Böylece siyasi iktidarın köylü ve çiftçiyi desteklemekten vaz geçtiği, tüccarın insafına terk ettiği gerçeği de unutturulmuş oluyor.
Bergama'da düzenlenen panelde şu soruyu sordum.
"EĞER BARAJ YAPILIR VE ÇİFTÇİ ÜRÜNÜNÜ SULAR VERİM ARTARSA ZARAR ETMEYECEK Mİ?"
Zaten panelde çiftçiden çok siyasetçiler "hatta DP millletvekili adayı Burhan ÖZFATURA' da" vardı. Çünkü 22 temmuz 2007 seçimleri öncesi idi.
Büyük bir çelişkidir ki bir yandan ALLİONİ sular altında kalsın, çiftçi kazansın diyeceksin,
Bir yandan "ALTIN ÇIKARMAK İÇİN" doğa harikası, KOZAK’DA, ALTINDAN ÇOK DAHA DEĞERLİ ve hiç bitmeyen, binlerce insanın geçim kaynağı MİLYONLARCA ÇAM FISTIĞI AĞAÇLARINI KESMEK İÇİN İZİN VERECEKSİN.
Ovacık'ta olduğu gibi 10 yıl sonra ALTIN bitecek, siyanürlü toprak yığınlarının olduğu tepeler geride kalacak.
Ne kadar ağaç dikersen dik, siyanürün hiçbir tesiri olmasa bile doğanın eski durumuna gelmesi kaç yüz yıl alır?
Orman demek ağaç mıdır?
Ormanda yaşayan küçük, büyük hayvanlar, toprağın yapısı kaç yılda eski halini alır?
Para verip altın alırsın.
Ama çıkardığın altının binlerce katını versen katlettiğin KOZAK FISTIK ÇAMI ORMANLARINI ve O DOĞAYI ESKİ HALİNE KESİNLİKLE GETİREMEZSİN. 29.08.2008
Halbuki DOĞA DA, TARİH DE sadece o yöre ve ülkenin değil tüm dünyanın malı ve milyonlarca yıl öncesinden bize bırakılan ve bizimde gelecek kuşaklara bırakacağımız değerli mirasıdır.
Bergama "TARİH ve TURİZM" zengini bir kenttir.
BERGAMA LİSESİ MEZUNLARI DERNEĞİ olarak 5-6 yıl önce para ödüllü liseler arası "TARİH VE TURİZM" konulu bir kompozisyon yarışması düzenledik.
Bergama ve kasabalarındaki bütün liselerde duyurduk. Kaymakamlığa, ilçe Milli eğitim müdürlüğüne duyurduk.
Yarışmaya sadece 10 öğrenci katıldı. Bunun en büyük nedeni TARİH VE TURİZM ile iç içe bir yerdeki başta eğitim görevlileri olmak üzere tüm görevlilerin dahi bu konuya önem vermediğindendir.
Halbuki bu yıl kermes de "BERGAMA TURİZMDEN NEDEN YARARLANAMIYOR? NASIL YARARLANMALI?" diye panel düzenledi.
ALLİONİ ye gelince;
Bergama da öyle bir hava yaratıldı ki başta Bergama ziraat odası başkan ve yöneticileri olarak tüm çiftçi ve köylüler ALLİONİ nedeniyle "PAŞAKÖY ve ÇALTI KORU BARAJLARI" YAPILAMIYOR. çiftçi ürününü sulayamıyor verim alamıyor ve zarar ediyor.
Bu düşüncenin yayılması iktidar ve yandaşlarının da işine geliyor.
Böylece siyasi iktidarın köylü ve çiftçiyi desteklemekten vaz geçtiği, tüccarın insafına terk ettiği gerçeği de unutturulmuş oluyor.
Bergama'da düzenlenen panelde şu soruyu sordum.
"EĞER BARAJ YAPILIR VE ÇİFTÇİ ÜRÜNÜNÜ SULAR VERİM ARTARSA ZARAR ETMEYECEK Mİ?"
Zaten panelde çiftçiden çok siyasetçiler "hatta DP millletvekili adayı Burhan ÖZFATURA' da" vardı. Çünkü 22 temmuz 2007 seçimleri öncesi idi.
Büyük bir çelişkidir ki bir yandan ALLİONİ sular altında kalsın, çiftçi kazansın diyeceksin,
Bir yandan "ALTIN ÇIKARMAK İÇİN" doğa harikası, KOZAK’DA, ALTINDAN ÇOK DAHA DEĞERLİ ve hiç bitmeyen, binlerce insanın geçim kaynağı MİLYONLARCA ÇAM FISTIĞI AĞAÇLARINI KESMEK İÇİN İZİN VERECEKSİN.
Ovacık'ta olduğu gibi 10 yıl sonra ALTIN bitecek, siyanürlü toprak yığınlarının olduğu tepeler geride kalacak.
Ne kadar ağaç dikersen dik, siyanürün hiçbir tesiri olmasa bile doğanın eski durumuna gelmesi kaç yüz yıl alır?
Orman demek ağaç mıdır?
Ormanda yaşayan küçük, büyük hayvanlar, toprağın yapısı kaç yılda eski halini alır?
Para verip altın alırsın.
Ama çıkardığın altının binlerce katını versen katlettiğin KOZAK FISTIK ÇAMI ORMANLARINI ve O DOĞAYI ESKİ HALİNE KESİNLİKLE GETİREMEZSİN. 29.08.2008
30 Ekim 2008 Perşembe
NEREDE BU PARALAR?
Ülkemizi yönetenler “ZENGİNLEŞİYORUZ, MİLLİ GELİRİMİZ ARTIYOR” , diyorlar.
PEKİ BU PARALAR KİMİN CEBİNE GİRİYOR?
2000 yılında; İstanbul'da yaşayanlar içinde en zengin % 1 ile en fakir % 1 arasındaki gelir fark 322 kat, ülke düzeyinde bu oran 236 katmış. Yani bir avuç zenginin evine yılda 7.5 ila 10,5 milyar TL girerken milyonlarca yoksulun evine ayda 32 milyon TL giriyormuş. (5.10.2000 Sabah Gazetesi Necati Doğru)
BU GÜN FARKLI MI?
Bu yıl FORBES Dergisi, Türkiye'nin en zengin 100 kişisinin serveti 85 milyar dolarmış.
En zengin 100 kişinin 73 ü en çok vergi ödeyen 100 kişi arasında yokmuş.
En zengin,1 milyar doların üzerinde serveti olan 10 kişiden dördünün vergi ödeyenler listesinde adı yokmuş.
Dahası Maliyenin ilan ettiği "vergi rekortmenleri" listesinde yer alan, en çok vergi ödeyen 100 kişi içinde "En zengin 100 Türk" yer almıyormuş.
Faiz gelirleri de beyana tabi değilmiş. Ayrıca, şirket ortakları “Şirket kar dağıtmadı” diye gelir vergisi de ödemiyorlarmış. (Fikret KIZILOT – 04.01.2008)
Ama aylık geliri 450 YTL geçen asgari ücretli vergi veriyor.
Ne ülkenin zenginleşmesi, ne kişi başına milli gelirin artması ne de pastayı büyütmekle hiç bir şey değişmiyor.
Ülkede huzur, güven ve refah kurulamıyor. Çünkü milli gelir, zenginlik, pasta adil dağıtılmıyor.
Pastayı bir avuç kişi yiyor, kemer sıkmak, sıkıntı çekmek, acı ilacı ise vatandaş içiyor.
Neden?
Çünkü parası olandan vergi alırsak “PARA YURT DIŞINA KAÇAR” diyorlar.
BU İKTİDARDA KENDİNDEN ÖNCEKİLERDEN FARKLI OLMADIĞINI GÖSTERDİ.
YOLSUZLUK, ve YOKSULLUK kaldırmak için iktidara geldik dediler, YOKSULLUKDA, YOLSUZLUKDA daha da artmadı mı?
Bu adil olmayan sistemi değiştirmek bir yana fırsattan yaralanıp “PASTAYI KENDİLERİ VE YANDAŞLARI İLE PAYLAŞTIKLARINI” medyada her gün görmüyor muyuz? Yolsuzluk haberlerinin ardı arkası geliyor mu?
Kısa sürede bir çok kişi iktidarın nimetlerinden yararlanıp zenginleştiler. Sade vatandaşlar gibi yaşarken değiştiler. Yüksek duvarlı ve korumalı sitelerde, yalılarda, villalarda yaşamaya başladılar. Yazın özel plajlarda boy göstermeye başladılar. Kendileri ve çocukları lüks arabalara binmeye başladılar. Çocukları büyük sermaye gerektiren şirketler kurmaya, ihracat, ithalat yapmaya büyük paralar kazanmaya başladı. Bazılarının çocukları büyük şirketlerde üst düzey görevlere geldiler.
Çocuklarını özel kolejlerde, yurt dışında, en iyi okullarda okutmaya başladılar. Çok yıldızlı otellerde dolarların havalarda uçuştuğu, takılan altınların hesabının tutulamadığı sünnet ve düğünler yapmaya başladılar.
En lüks mağazalardan hatta Avrupa’dan giyinmeye, adını bile duymadığımız uzak ülkelere gezilere gitmeye yapmaya başladılar.
Vatandaşı da unutmadılar.
Her geçen gün sayıları artarak yoksullaşan milyonlarca kişiye, aç kalmasınlar diye alışveriş kuponu, kömür, yiyecek, harçlık yani “SADAKA” dağıtıp “ALLAHA ŞÜKREDİN, SABIR EDİN, ALLAHA İSYAN ETMEYİN, DİNDEN İMANDAN ÇIKMAYIN, İBADETİNİZDEN AYRILMAYIN, ALLAH SİZE DE DAHA FAZLA VERİR” diyorlar.
Bu yardımlar için paraları bile ceplerinden vermediler. Çıkarılan yeni yasa ile devlete vergi vermesi gerektiği para ile (yani yine kendi cebinden değil devlet kesesinden, okul, yol, hastane yapılması gereken) paradan veriyorlar. Yada yardımları Devlet ve belediye bütçelerinden yapıyorlar.
Suç;
“ZENGİNİ DAHA ZENGİN, FAKİRİ DAHA FAKİR YAPAN, İŞSİZLİĞİ, ARTTIRAN” “BOZUK DÜZENDİR.”
Ama esas suç;
“BİZE OY VERİN, ÜLKEDE HUZUR, REFAH, BOLLUK ve ZENGİNLİK” getireceğim dedikleri halde Anayasa ve Yasalar değiştirmeyen “SİYASİ İKTİDARLARDIR.” 30.10.2008
PEKİ BU PARALAR KİMİN CEBİNE GİRİYOR?
2000 yılında; İstanbul'da yaşayanlar içinde en zengin % 1 ile en fakir % 1 arasındaki gelir fark 322 kat, ülke düzeyinde bu oran 236 katmış. Yani bir avuç zenginin evine yılda 7.5 ila 10,5 milyar TL girerken milyonlarca yoksulun evine ayda 32 milyon TL giriyormuş. (5.10.2000 Sabah Gazetesi Necati Doğru)
BU GÜN FARKLI MI?
Bu yıl FORBES Dergisi, Türkiye'nin en zengin 100 kişisinin serveti 85 milyar dolarmış.
En zengin 100 kişinin 73 ü en çok vergi ödeyen 100 kişi arasında yokmuş.
En zengin,1 milyar doların üzerinde serveti olan 10 kişiden dördünün vergi ödeyenler listesinde adı yokmuş.
Dahası Maliyenin ilan ettiği "vergi rekortmenleri" listesinde yer alan, en çok vergi ödeyen 100 kişi içinde "En zengin 100 Türk" yer almıyormuş.
Faiz gelirleri de beyana tabi değilmiş. Ayrıca, şirket ortakları “Şirket kar dağıtmadı” diye gelir vergisi de ödemiyorlarmış. (Fikret KIZILOT – 04.01.2008)
Ama aylık geliri 450 YTL geçen asgari ücretli vergi veriyor.
Ne ülkenin zenginleşmesi, ne kişi başına milli gelirin artması ne de pastayı büyütmekle hiç bir şey değişmiyor.
Ülkede huzur, güven ve refah kurulamıyor. Çünkü milli gelir, zenginlik, pasta adil dağıtılmıyor.
Pastayı bir avuç kişi yiyor, kemer sıkmak, sıkıntı çekmek, acı ilacı ise vatandaş içiyor.
Neden?
Çünkü parası olandan vergi alırsak “PARA YURT DIŞINA KAÇAR” diyorlar.
BU İKTİDARDA KENDİNDEN ÖNCEKİLERDEN FARKLI OLMADIĞINI GÖSTERDİ.
YOLSUZLUK, ve YOKSULLUK kaldırmak için iktidara geldik dediler, YOKSULLUKDA, YOLSUZLUKDA daha da artmadı mı?
Bu adil olmayan sistemi değiştirmek bir yana fırsattan yaralanıp “PASTAYI KENDİLERİ VE YANDAŞLARI İLE PAYLAŞTIKLARINI” medyada her gün görmüyor muyuz? Yolsuzluk haberlerinin ardı arkası geliyor mu?
Kısa sürede bir çok kişi iktidarın nimetlerinden yararlanıp zenginleştiler. Sade vatandaşlar gibi yaşarken değiştiler. Yüksek duvarlı ve korumalı sitelerde, yalılarda, villalarda yaşamaya başladılar. Yazın özel plajlarda boy göstermeye başladılar. Kendileri ve çocukları lüks arabalara binmeye başladılar. Çocukları büyük sermaye gerektiren şirketler kurmaya, ihracat, ithalat yapmaya büyük paralar kazanmaya başladı. Bazılarının çocukları büyük şirketlerde üst düzey görevlere geldiler.
Çocuklarını özel kolejlerde, yurt dışında, en iyi okullarda okutmaya başladılar. Çok yıldızlı otellerde dolarların havalarda uçuştuğu, takılan altınların hesabının tutulamadığı sünnet ve düğünler yapmaya başladılar.
En lüks mağazalardan hatta Avrupa’dan giyinmeye, adını bile duymadığımız uzak ülkelere gezilere gitmeye yapmaya başladılar.
Vatandaşı da unutmadılar.
Her geçen gün sayıları artarak yoksullaşan milyonlarca kişiye, aç kalmasınlar diye alışveriş kuponu, kömür, yiyecek, harçlık yani “SADAKA” dağıtıp “ALLAHA ŞÜKREDİN, SABIR EDİN, ALLAHA İSYAN ETMEYİN, DİNDEN İMANDAN ÇIKMAYIN, İBADETİNİZDEN AYRILMAYIN, ALLAH SİZE DE DAHA FAZLA VERİR” diyorlar.
Bu yardımlar için paraları bile ceplerinden vermediler. Çıkarılan yeni yasa ile devlete vergi vermesi gerektiği para ile (yani yine kendi cebinden değil devlet kesesinden, okul, yol, hastane yapılması gereken) paradan veriyorlar. Yada yardımları Devlet ve belediye bütçelerinden yapıyorlar.
Suç;
“ZENGİNİ DAHA ZENGİN, FAKİRİ DAHA FAKİR YAPAN, İŞSİZLİĞİ, ARTTIRAN” “BOZUK DÜZENDİR.”
Ama esas suç;
“BİZE OY VERİN, ÜLKEDE HUZUR, REFAH, BOLLUK ve ZENGİNLİK” getireceğim dedikleri halde Anayasa ve Yasalar değiştirmeyen “SİYASİ İKTİDARLARDIR.” 30.10.2008
10 Ekim 2008 Cuma
BİZE BİR ŞEY OLMAZ (MI?)
Bankalarımız sağlam, batmaz, küresel kriz bizi fazla etkilemez, “BİZE BİR ŞEY OLMAZ” diyorlar.
Acaba doğru mu?
İhracat yaptığımız ülkeler ABD, AB, dünya ülkeleri küresel krizde.
Bu ülkeler para olmadığı için dış alımlarına kısıtlamalar getirecek.
O zaman bizden aldıkları malları azaltacak. İhracatımız azalacak.
İhracat azalınca döviz gelirimiz azalacak.
Bu ülkelerden gelen turist sayısı da azalacak. Bu durumda turizm geliri de azalacak.
Üretim yapan işletmelerimiz (REEL SEKTÖR) ürettiği malı satamayacak.
Satamayınca kazanamayacak.
Turizm şirketleri zor duruma düşecek.
Bu durumda sermaye sahiplerinin bir kısmı işini küçültecek
Bir kısmı iflas edecek.
İşini küçültenler çalışanların bazısını işten çıkaracak.
Kapanan, iflas eden işyerlerinin çalışanları işsiz kalacak.
İşsiz kalan insanların bir çoğunun;
Kredi kartı, tüketici kredisi, konut kredi borçları, otomobil kredisi borçları olacak.
Bu kişiler işsiz kaldıkları için borçlarını ödeyemeyecek.
Bu kişilere kredi veren bankalar zor duruma düşecek.
Biraz mürekkep yalamış insanların çok iyi bildiği Kapitalizmin kuralları vardır.
Kapitalizm yıllar boyu şu ivmeyi izlemiştir.
Bolluk, refah ve kriz.
Refah ve bolluk kaç yıl sürer?
Ama refah ve bolluktan sonra er veya geç kriz gelecektir.
Kapitalizm, özel sektörün elinde olan üretim araçları ile üretilen malların yüksek kar ile satmak üzerine kurulu bir düzendir.
Elde ettiği ile yetinmeyen, yok olmamak için daha fazla, çok daha fazla kazanmak, büyümek, en büyük olmak üzerine kurulu olan bir düzendir.
Bunun için kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Rakibi kim olursa olsun ezip geçmek zorundadır. Büyük balık küçük balığı yutar diye düşünür. Devletin müdahalesine karşıdır.
Ama satılan bu malları alacak insanların alım gücü olması gerekir.
Sermaye sahipleri çalışana yüksek ücret verse az kar edecek.
Az ücret verse malını satamayacak.
O zaman ülke dışında yeni pazarlar bulması gererek. Ama pazarlar paylaşılmıştır. Pazarı ele geçirmek için kıyasıya bir savaş yaşanır. Acımasızca sömürülen ülkelerdeki pazarlardaki insanlarında bir süre sonra alım gücü kalmaz. Bu kez borçlandırmak gerekir.
Ama ülkeler ve insanlar ödemeyecekleri kadar borçlanırsa;
İşte o zaman KAPİTALİZM KRİZE GİRER.
Kriz sonucu ne olur?
Bazı sermaye sahipleri ellerindeki varlıkların el ve ayaklarının altından kaydığını görür. Kağıt üzerinde kurulmuş imparatorluklar yıkılır gider.
Yıkılan imparatorluklar yerine başkaları tarafından yeni imparatorluklar kurulur.
Krizin bittiğinde “VARLIKLAR EL DEĞİŞTİRMİŞTİR. ÜRETİM ARAÇLARI, ARAZİLER, YER ALTI VE YER ÜSTÜ ZENGİNLİKLERİ, HER ŞEY DAHA AZ KİŞİDE TOPLANIR.”
Sonuçta krizin faturasını;
Az sayıda batan sermaye sahipleri ile,
Kriz süresince aç, açık kalan, sefil olan milyonlarca işçi, emekçi, küçük esnaf ve dar gelirli öder.
Bu kapitalizmim kaçınılmaz kuralıdır. Yine öyle olacaktır.
Acaba doğru mu?
İhracat yaptığımız ülkeler ABD, AB, dünya ülkeleri küresel krizde.
Bu ülkeler para olmadığı için dış alımlarına kısıtlamalar getirecek.
O zaman bizden aldıkları malları azaltacak. İhracatımız azalacak.
İhracat azalınca döviz gelirimiz azalacak.
Bu ülkelerden gelen turist sayısı da azalacak. Bu durumda turizm geliri de azalacak.
Üretim yapan işletmelerimiz (REEL SEKTÖR) ürettiği malı satamayacak.
Satamayınca kazanamayacak.
Turizm şirketleri zor duruma düşecek.
Bu durumda sermaye sahiplerinin bir kısmı işini küçültecek
Bir kısmı iflas edecek.
İşini küçültenler çalışanların bazısını işten çıkaracak.
Kapanan, iflas eden işyerlerinin çalışanları işsiz kalacak.
İşsiz kalan insanların bir çoğunun;
Kredi kartı, tüketici kredisi, konut kredi borçları, otomobil kredisi borçları olacak.
Bu kişiler işsiz kaldıkları için borçlarını ödeyemeyecek.
Bu kişilere kredi veren bankalar zor duruma düşecek.
Biraz mürekkep yalamış insanların çok iyi bildiği Kapitalizmin kuralları vardır.
Kapitalizm yıllar boyu şu ivmeyi izlemiştir.
Bolluk, refah ve kriz.
Refah ve bolluk kaç yıl sürer?
Ama refah ve bolluktan sonra er veya geç kriz gelecektir.
Kapitalizm, özel sektörün elinde olan üretim araçları ile üretilen malların yüksek kar ile satmak üzerine kurulu bir düzendir.
Elde ettiği ile yetinmeyen, yok olmamak için daha fazla, çok daha fazla kazanmak, büyümek, en büyük olmak üzerine kurulu olan bir düzendir.
Bunun için kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Rakibi kim olursa olsun ezip geçmek zorundadır. Büyük balık küçük balığı yutar diye düşünür. Devletin müdahalesine karşıdır.
Ama satılan bu malları alacak insanların alım gücü olması gerekir.
Sermaye sahipleri çalışana yüksek ücret verse az kar edecek.
Az ücret verse malını satamayacak.
O zaman ülke dışında yeni pazarlar bulması gererek. Ama pazarlar paylaşılmıştır. Pazarı ele geçirmek için kıyasıya bir savaş yaşanır. Acımasızca sömürülen ülkelerdeki pazarlardaki insanlarında bir süre sonra alım gücü kalmaz. Bu kez borçlandırmak gerekir.
Ama ülkeler ve insanlar ödemeyecekleri kadar borçlanırsa;
İşte o zaman KAPİTALİZM KRİZE GİRER.
Kriz sonucu ne olur?
Bazı sermaye sahipleri ellerindeki varlıkların el ve ayaklarının altından kaydığını görür. Kağıt üzerinde kurulmuş imparatorluklar yıkılır gider.
Yıkılan imparatorluklar yerine başkaları tarafından yeni imparatorluklar kurulur.
Krizin bittiğinde “VARLIKLAR EL DEĞİŞTİRMİŞTİR. ÜRETİM ARAÇLARI, ARAZİLER, YER ALTI VE YER ÜSTÜ ZENGİNLİKLERİ, HER ŞEY DAHA AZ KİŞİDE TOPLANIR.”
Sonuçta krizin faturasını;
Az sayıda batan sermaye sahipleri ile,
Kriz süresince aç, açık kalan, sefil olan milyonlarca işçi, emekçi, küçük esnaf ve dar gelirli öder.
Bu kapitalizmim kaçınılmaz kuralıdır. Yine öyle olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)