16 Kasım 2008 Pazar

NEDEN YENİ BİR ANAYASA?

NEDEN ANAYASANIN DEŞİŞTİRİLEMEZ İLK 3 MADDESİNİ DEĞİŞTİRMEK İSTİYORLAR?

Bu gün, 1982 yılında 5 generalin seçtiği kişiler tarafından yaptırılan yasakçı anayasanın bir çok maddesi TBMM de siyasi partilerin uzlaşması ile değiştirildi.

Bundan sonra da daha demokratik, insan haklarını genişleten, hukukun egemenliğini geliştiren bütün değişiklikler yapılabilir.

Sadece ve sadece Anayasamızın ilk 3 maddesi yani;

“Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Diyen 1 . maddesi

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Diyen 2. Maddesi

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.” Başkenti Ankara’dır. Diyen 3. Maddesi

Değiştirilemez.

Peki öyle ise neden tamamen YENİ BİR ANAYASA istiyorlar?

Çünkü esas amaçlarını gerçekleştirmelerine anayasanın ilk 3 madde engel oluyor.

LAİKLİK ilkesini değiştiremedikleri için kadınlarımızı çarşafa sokamıyorlar. Kadınlarımıza medeni yasa ile verilen hakları geri alamıyorlar.

Demokratik laiklik cumhuriyeti, ulus devleti, İSLAM CUMHURİYETİNE dönüştüremiyorlar.

Başkentimizi İstanbul’a taşıyamıyorlar. Cumhuriyet devrimlerine geriye döndüremiyorlar.

Üniversitelerde TÜRBANI serbest bırakacak anayasa değişikliği Anayasa mahkemesi 11 üyesinden (sadece hukukçu olmayan anayasa başkanın tek oyuna karşılık) 10 üyenin kararı ile “ANAYASANIN İLK 3 MADDESİNİN ÖZÜNE AYKIRI ANAYASADA DEĞİŞİKLİK YAPAMAZSINIZ” diye iptal edildi.

Ama onlar dururlar mı?

İşte bu nedenle şimdi Anayasanın “DEĞİŞTİRİLEMEZ HÜKÜMLERİNE” karşı savaş açtılar.

“Bize millet yetki verdi. TBMM biz çoğunluk olarak halk – millet adına anayasa ve yasalarda her türlü değişikliği yapabiliriz” diyorlar.

ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLEMEZ ve DEĞİŞTİRİLMESİ DAHİ TEKLİF EDİLEMEZ maddeleri hiçbir ülke anayasasında yok. Diyorlar.

Bunu bazı üniversite hocaları, Anayasa mahkemesinin HUKUKÇU OLMAYAN Anayasa mahkemesi başkanı ve bütün ön görüşleri anayasa mahkemesi asil üyeleri tarafından kabul edilmeyen anayasa mahkemesi ropotörü olmak üzere kendileri gibi düşünen hukukçularla gündeme taşıdılar.

Ama gerçek hiç de onların söylediği gibi olmadığı hemen açığa çıktı.

Bu konuyu SABAH GAZETESİNDE 12.11.2008 günü Erdal ŞAFAK çok güzel ve açıkça dile getirmiş.

BİLKENT Üniversitesi'nin Alman Uluslararası Hukuki İşbirliği Vakfı ile düzenlediği "Anayasalardaki değiştirilemez ilkeler" konulu sempozyum düzenlenmiş. Bu sempozyumda;

Anayasa mahkemesi roportörü Doç. Dr. Osman Can, “1961 ve 1982 anayasalarını Ferman anayasaları olduğunu, değiştirilemez hükümlerin varlığının anayasalarda meşruiyet sorunu yarattığını söylemiş.

Dr. ERGUN ÖZBUDUN ise, (Hazırladığı yeni Anayasa taslağına kimsenin sahip çıkmadı) Anayasanın "Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinin yoruma açık olduğunu, Bu kadar geniş kavramları değiştirilmezlik kapsamı içine sokmak ve hükümlerin bekçiliğini de Anayasa Mahkemesi'ne bırakmak, ona Anayasa değişiklikleri konusunda sınırsız takdir hakkı tanımaktır" demiş.

Federal Alman Anayasa Mahkemesi eski Başkan Yardımcısı Prof. Dr. WİNFRİED HASSEMER, Alman Anayasası'nda da değiştirilemez hükümler bulunduğunu (Not: 79/3'üncü madde), Değiştirilemez hükümlerin varlığı demokrasi açısından kabul edilemez" demiş ama hemen ardından "Yine de değiştirilemez ilkelerin haklılığının bulunduğunu düşünüyorum. Toplum içinde bu normların yeri vardır. Bazı normlar istikrarlıdır, süreklidir." Demiş.

Erdal ŞAFAK, (Bir not daha: Sadece Türk ve Alman anayasalarında değil, birçok devletin temel yasasında da değiştirilemez hükümler yer alıyor. Fransız Anayasası'nın 89'uncu maddesi, Portekiz Anayasası'nın 288'inci maddesi, Belçika Anayasası'nın 130'uncu maddesi, Yunanistan Anayasası'nın 139'uncu maddesi gibi.) demiş.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde yıllarca Türkiye'yi temsil eden Rıza TÜRMEN;

“Ünlü Alman hukukçusu HANS KELSEN, 'Saf Hukuk Teorisi' adlı kitabında anayasaların görevinin siyasal iktidarlara yasal sınırlar getirmek olduğunu, Hukuka uygunluk ilkesi, her hukuk sisteminin temelini oluşturur. Yasama organının tasarruflarının geçerliliği anayasaya uygun olmalarına bağlıdır. O nedenle yasama organının yargı denetimine tabi olması, anayasal düzen için gerekli bir güvencedir. Anayasalardaki devletin temel yapısına ilişkin hükümlerin değiştirilemez nitelik taşımasının mantığını anlamak kolay. Bu maddeler öylesine ilkeleri kapsıyor ki, değiştirildikleri takdirde, o devlet başka bir devlet olur." Demiş.

Bu konunun anıt isimlerinden ROGER DUVERGER, "Temsili demokrasiler, seçimle gelen krallar üretir."

LORD ACTON, "Demokrasinin en yaygın kötü yönü, çoğunluğun tiranlığına yol açmasıdır." Demişler.

Erdal ŞAFAK yazısının sonunda;

"Seçilmiş kralların ve Çoğunluk tiranlarının” devletin vazgeçilemez ilkelerini ve varoluş felsefesini yozlaştırmamaları, çürütmemeleri, ortadan kaldırıp farklı rejimlere, bambaşka bir devlete dönüştürmemelerinin hukuki çözümü iktidarların yetkilerinin anayasayla sınırlandırılmasında ve devletin temel yapısını koruma görevinin anayasa mahkemesine verilmesinde görüldü.

Adnan Menderes'in milletvekillerine "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz" diye seslenmesinin anayasaya değiştirilemez hükümlerin girmesine yol açtığını hatırlatıyor.

1961 anayasası yapanlar çok partili döneme geçtikten sonra 1950 – 1960 yıllarında çoğunluğa dayalı iktidarların (özellikle pek parti iktidarlarının) sakıncalarını görünce;

Bundan sonra bir daha hiçbir parti veya lider “BEN HALKIN ÇOĞUNLUĞUNUN OYUNU ALDIM, MİLLET BANA YETKİ VERDİ, ANAYASAYI VE YASALARI İSTEDİĞİM GİBİ DEĞİŞTİRİRİM, İSTEDİĞİM UYGULAMALARI YAPARIM, DEVLETİN PARASINI İSTEDİĞİM GİBİ, İSTEDİĞİM YERE HARCARIM demesin diye KUVVETLER AYRILIĞI ilkesini benimsemiştir.

1961 anayasasında;

Hükümetlerin bütün uygulamalarının denetimini TBMM ne,

Çıkarılan yasaların anayasaya uygun olup olmadığını denetleme yetkisi Anayasa mahkemesine,

Hükümet ve kamu görevlilerinin karar ve uygulamalarının anayasa ve yasalara uygun olup olmadığını denetlemek yetkisi Danıştay’a,

Hükümet ve kamu görevlilerinin harcamalarının anayasa ve yasalara uygun olup olmadığını denetlemek için de Sayıştay’a

İşte bu nedenlerle yani "Seçilmiş kralları ve Çoğunluk tiranları” engellemek için yer almıştır.

Bütün bunları gördükten sonra sizce
“ANAYASAYI KÖKTEN NEDEN DEĞİŞTİRMEK İSTİYORLAR?” 12.11.2008

TARİH, TURİZM, DOĞA

Ülkemizde tarihi ve doğayı kimse önemsemiyor.

Halbuki DOĞA DA, TARİH DE sadece o yöre ve ülkenin değil tüm dünyanın malı ve milyonlarca yıl öncesinden bize bırakılan ve bizimde gelecek kuşaklara bırakacağımız değerli mirasıdır.

Bergama "TARİH ve TURİZM" zengini bir kenttir.

BERGAMA LİSESİ MEZUNLARI DERNEĞİ olarak 5-6 yıl önce para ödüllü liseler arası "TARİH VE TURİZM" konulu bir kompozisyon yarışması düzenledik.

Bergama ve kasabalarındaki bütün liselerde duyurduk. Kaymakamlığa, ilçe Milli eğitim müdürlüğüne duyurduk.

Yarışmaya sadece 10 öğrenci katıldı. Bunun en büyük nedeni TARİH VE TURİZM ile iç içe bir yerdeki başta eğitim görevlileri olmak üzere tüm görevlilerin dahi bu konuya önem vermediğindendir.

Halbuki bu yıl kermes de "BERGAMA TURİZMDEN NEDEN YARARLANAMIYOR? NASIL YARARLANMALI?" diye panel düzenledi.

ALLİONİ ye gelince;

Bergama da öyle bir hava yaratıldı ki başta Bergama ziraat odası başkan ve yöneticileri olarak tüm çiftçi ve köylüler ALLİONİ nedeniyle "PAŞAKÖY ve ÇALTI KORU BARAJLARI" YAPILAMIYOR. çiftçi ürününü sulayamıyor verim alamıyor ve zarar ediyor.

Bu düşüncenin yayılması iktidar ve yandaşlarının da işine geliyor.

Böylece siyasi iktidarın köylü ve çiftçiyi desteklemekten vaz geçtiği, tüccarın insafına terk ettiği gerçeği de unutturulmuş oluyor.

Bergama'da düzenlenen panelde şu soruyu sordum.

"EĞER BARAJ YAPILIR VE ÇİFTÇİ ÜRÜNÜNÜ SULAR VERİM ARTARSA ZARAR ETMEYECEK Mİ?"

Zaten panelde çiftçiden çok siyasetçiler "hatta DP millletvekili adayı Burhan ÖZFATURA' da" vardı. Çünkü 22 temmuz 2007 seçimleri öncesi idi.

Büyük bir çelişkidir ki bir yandan ALLİONİ sular altında kalsın, çiftçi kazansın diyeceksin,

Bir yandan "ALTIN ÇIKARMAK İÇİN" doğa harikası, KOZAK’DA, ALTINDAN ÇOK DAHA DEĞERLİ ve hiç bitmeyen, binlerce insanın geçim kaynağı MİLYONLARCA ÇAM FISTIĞI AĞAÇLARINI KESMEK İÇİN İZİN VERECEKSİN.

Ovacık'ta olduğu gibi 10 yıl sonra ALTIN bitecek, siyanürlü toprak yığınlarının olduğu tepeler geride kalacak.

Ne kadar ağaç dikersen dik, siyanürün hiçbir tesiri olmasa bile doğanın eski durumuna gelmesi kaç yüz yıl alır?

Orman demek ağaç mıdır?

Ormanda yaşayan küçük, büyük hayvanlar, toprağın yapısı kaç yılda eski halini alır?

Para verip altın alırsın.

Ama çıkardığın altının binlerce katını versen katlettiğin KOZAK FISTIK ÇAMI ORMANLARINI ve O DOĞAYI ESKİ HALİNE KESİNLİKLE GETİREMEZSİN. 29.08.2008

30 Ekim 2008 Perşembe

NEREDE BU PARALAR?

Ülkemizi yönetenler “ZENGİNLEŞİYORUZ, MİLLİ GELİRİMİZ ARTIYOR” , diyorlar.

PEKİ BU PARALAR KİMİN CEBİNE GİRİYOR?

2000 yılında; İstanbul'da yaşayanlar içinde en zengin % 1 ile en fakir % 1 arasındaki gelir fark 322 kat, ülke düzeyinde bu oran 236 katmış. Yani bir avuç zenginin evine yılda 7.5 ila 10,5 milyar TL girerken milyonlarca yoksulun evine ayda 32 milyon TL giriyormuş. (5.10.2000 Sabah Gazetesi Necati Doğru)

BU GÜN FARKLI MI?

Bu yıl FORBES Dergisi, Türkiye'nin en zengin 100 kişisinin serveti 85 milyar dolarmış.

En zengin 100 kişinin 73 ü en çok vergi ödeyen 100 kişi arasında yokmuş.

En zengin,1 milyar doların üzerinde serveti olan 10 kişiden dördünün vergi ödeyenler listesinde adı yokmuş.

Dahası Maliyenin ilan ettiği "vergi rekortmenleri" listesinde yer alan, en çok vergi ödeyen 100 kişi içinde "En zengin 100 Türk" yer almıyormuş.

Faiz gelirleri de beyana tabi değilmiş. Ayrıca, şirket ortakları “Şirket kar dağıtmadı” diye gelir vergisi de ödemiyorlarmış. (Fikret KIZILOT – 04.01.2008)

Ama aylık geliri 450 YTL geçen asgari ücretli vergi veriyor.

Ne ülkenin zenginleşmesi, ne kişi başına milli gelirin artması ne de pastayı büyütmekle hiç bir şey değişmiyor.

Ülkede huzur, güven ve refah kurulamıyor. Çünkü milli gelir, zenginlik, pasta adil dağıtılmıyor.

Pastayı bir avuç kişi yiyor, kemer sıkmak, sıkıntı çekmek, acı ilacı ise vatandaş içiyor.

Neden?

Çünkü parası olandan vergi alırsak “PARA YURT DIŞINA KAÇAR” diyorlar.

BU İKTİDARDA KENDİNDEN ÖNCEKİLERDEN FARKLI OLMADIĞINI GÖSTERDİ.

YOLSUZLUK, ve YOKSULLUK kaldırmak için iktidara geldik dediler, YOKSULLUKDA, YOLSUZLUKDA daha da artmadı mı?

Bu adil olmayan sistemi değiştirmek bir yana fırsattan yaralanıp “PASTAYI KENDİLERİ VE YANDAŞLARI İLE PAYLAŞTIKLARINI” medyada her gün görmüyor muyuz? Yolsuzluk haberlerinin ardı arkası geliyor mu?

Kısa sürede bir çok kişi iktidarın nimetlerinden yararlanıp zenginleştiler. Sade vatandaşlar gibi yaşarken değiştiler. Yüksek duvarlı ve korumalı sitelerde, yalılarda, villalarda yaşamaya başladılar. Yazın özel plajlarda boy göstermeye başladılar. Kendileri ve çocukları lüks arabalara binmeye başladılar. Çocukları büyük sermaye gerektiren şirketler kurmaya, ihracat, ithalat yapmaya büyük paralar kazanmaya başladı. Bazılarının çocukları büyük şirketlerde üst düzey görevlere geldiler.

Çocuklarını özel kolejlerde, yurt dışında, en iyi okullarda okutmaya başladılar. Çok yıldızlı otellerde dolarların havalarda uçuştuğu, takılan altınların hesabının tutulamadığı sünnet ve düğünler yapmaya başladılar.

En lüks mağazalardan hatta Avrupa’dan giyinmeye, adını bile duymadığımız uzak ülkelere gezilere gitmeye yapmaya başladılar.

Vatandaşı da unutmadılar.

Her geçen gün sayıları artarak yoksullaşan milyonlarca kişiye, aç kalmasınlar diye alışveriş kuponu, kömür, yiyecek, harçlık yani “SADAKA” dağıtıp “ALLAHA ŞÜKREDİN, SABIR EDİN, ALLAHA İSYAN ETMEYİN, DİNDEN İMANDAN ÇIKMAYIN, İBADETİNİZDEN AYRILMAYIN, ALLAH SİZE DE DAHA FAZLA VERİR” diyorlar.

Bu yardımlar için paraları bile ceplerinden vermediler. Çıkarılan yeni yasa ile devlete vergi vermesi gerektiği para ile (yani yine kendi cebinden değil devlet kesesinden, okul, yol, hastane yapılması gereken) paradan veriyorlar. Yada yardımları Devlet ve belediye bütçelerinden yapıyorlar.

Suç;

“ZENGİNİ DAHA ZENGİN, FAKİRİ DAHA FAKİR YAPAN, İŞSİZLİĞİ, ARTTIRAN” “BOZUK DÜZENDİR.”

Ama esas suç;

“BİZE OY VERİN, ÜLKEDE HUZUR, REFAH, BOLLUK ve ZENGİNLİK” getireceğim dedikleri halde Anayasa ve Yasalar değiştirmeyen “SİYASİ İKTİDARLARDIR.” 30.10.2008

10 Ekim 2008 Cuma

BİZE BİR ŞEY OLMAZ (MI?)

Bankalarımız sağlam, batmaz, küresel kriz bizi fazla etkilemez, “BİZE BİR ŞEY OLMAZ” diyorlar.
Acaba doğru mu?
İhracat yaptığımız ülkeler ABD, AB, dünya ülkeleri küresel krizde.
Bu ülkeler para olmadığı için dış alımlarına kısıtlamalar getirecek.
O zaman bizden aldıkları malları azaltacak. İhracatımız azalacak.
İhracat azalınca döviz gelirimiz azalacak.
Bu ülkelerden gelen turist sayısı da azalacak. Bu durumda turizm geliri de azalacak.
Üretim yapan işletmelerimiz (REEL SEKTÖR) ürettiği malı satamayacak.
Satamayınca kazanamayacak.
Turizm şirketleri zor duruma düşecek.
Bu durumda sermaye sahiplerinin bir kısmı işini küçültecek
Bir kısmı iflas edecek.
İşini küçültenler çalışanların bazısını işten çıkaracak.
Kapanan, iflas eden işyerlerinin çalışanları işsiz kalacak.
İşsiz kalan insanların bir çoğunun;
Kredi kartı, tüketici kredisi, konut kredi borçları, otomobil kredisi borçları olacak.
Bu kişiler işsiz kaldıkları için borçlarını ödeyemeyecek.
Bu kişilere kredi veren bankalar zor duruma düşecek.
Biraz mürekkep yalamış insanların çok iyi bildiği Kapitalizmin kuralları vardır.
Kapitalizm yıllar boyu şu ivmeyi izlemiştir.
Bolluk, refah ve kriz.
Refah ve bolluk kaç yıl sürer?
Ama refah ve bolluktan sonra er veya geç kriz gelecektir.
Kapitalizm, özel sektörün elinde olan üretim araçları ile üretilen malların yüksek kar ile satmak üzerine kurulu bir düzendir.
Elde ettiği ile yetinmeyen, yok olmamak için daha fazla, çok daha fazla kazanmak, büyümek, en büyük olmak üzerine kurulu olan bir düzendir.
Bunun için kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Rakibi kim olursa olsun ezip geçmek zorundadır. Büyük balık küçük balığı yutar diye düşünür. Devletin müdahalesine karşıdır.
Ama satılan bu malları alacak insanların alım gücü olması gerekir.
Sermaye sahipleri çalışana yüksek ücret verse az kar edecek.
Az ücret verse malını satamayacak.
O zaman ülke dışında yeni pazarlar bulması gererek. Ama pazarlar paylaşılmıştır. Pazarı ele geçirmek için kıyasıya bir savaş yaşanır. Acımasızca sömürülen ülkelerdeki pazarlardaki insanlarında bir süre sonra alım gücü kalmaz. Bu kez borçlandırmak gerekir.
Ama ülkeler ve insanlar ödemeyecekleri kadar borçlanırsa;
İşte o zaman KAPİTALİZM KRİZE GİRER.
Kriz sonucu ne olur?
Bazı sermaye sahipleri ellerindeki varlıkların el ve ayaklarının altından kaydığını görür. Kağıt üzerinde kurulmuş imparatorluklar yıkılır gider.
Yıkılan imparatorluklar yerine başkaları tarafından yeni imparatorluklar kurulur.
Krizin bittiğinde “VARLIKLAR EL DEĞİŞTİRMİŞTİR. ÜRETİM ARAÇLARI, ARAZİLER, YER ALTI VE YER ÜSTÜ ZENGİNLİKLERİ, HER ŞEY DAHA AZ KİŞİDE TOPLANIR.”
Sonuçta krizin faturasını;
Az sayıda batan sermaye sahipleri ile,
Kriz süresince aç, açık kalan, sefil olan milyonlarca işçi, emekçi, küçük esnaf ve dar gelirli öder.
Bu kapitalizmim kaçınılmaz kuralıdır. Yine öyle olacaktır.

BELEDİYE BAŞKANI KADAR ÖNEMLİ

Belediye başkan adaylarının delege hatta üyelerin oyu ile seçilmesini canı gönülden destekliyorum.

Partilerin Belediye başkan adayları belirlenmeden belediye meclis üyelerinin kim olacağı konusunda fikrimi söylemek istiyorum.

Bir parti örgütü ve üyelerinin olarak amacımız nedir?

Ne olursa olsun belediye başkanlığını kazanmak mı?

Yoksa belediye başkanlığını kazanmak ve kazanan başkan ve ekibin başarılı olması, BERGAMA’ yı yaşanacak güzel bir kent yapması mı?

Bence belediye başkanlığını kazanmaktan çok daha önemli seçilen başkan ve meclis üyelerinin başarılı olmasıdır ve BERGAMA’ yı yaşanacak güzel bir kent yapmasıdır.

Bunun içinde önemli olan bu işi başaracak ekip ile bu göreve gelmektir.

Yıllardır belediye başkan adayları “EKİBİM İLE GELİYORUM” demiş olsa da belediye başkanlığını kim kazanmış olursa olsun bu ekibi hiçbir zaman göremedik. Hiçbir zaman BELEDİYE BAŞKANININ yanlışlarına karşı çıkan (birkaç istisna dışında ki onlarda büyük olasılıkla kişisel çıkar için başkana karşı çıktı) bir ekip görmedik.

Meclis üyeliği için dahi kesinlikle tepeden inme aday belirlenmesine karşıyım.

Ancak seçilmek için ve seçildikten sonra başarılı olmak için de bazı kriterlerin olması gerektiğine inanıyorum.

Bunun partili üyelere zorla değil de ikna yolu ile bunun muhakkak anlatılmasının yararlı olacağına inanmaktayım.

Bu kriterler nedir?

Bergama meclis üyesi toplam 25 kişi. Eğer bir parti belediye başkanlığını kazanırsa en az 15 – 20 arası meclis üyesi kazanılacaktır.

Aday olacak meclis üyeleri için öncelikle bu güne kara meclis üyeliyi yapan, aday olup seçilemeyen kişilerin bu kez aday olmaması için ikna edilmesi,

İlk sıralarda ;

En az 5 meclis üyeliğine, uzman, dürüst, saygın, başarılı (mali müşavir, mühendis, mimar, şehir plancısı, hukukçu, doktor gibi) kişilere (parti üyesi olsun veya olmasın) aday olması için öneri götürülüp bu kişilerin (ön seçim yapılsa bile) seçilmeleri için teşvik yapılması, bu meclis üyesi adayı olarak seçilmeleri konusunda parti üyelerinin iknası yolu ile desteklenmesi için çalışma yapılması,.

En az 2 – 3 meclis üyeliği için esnaf meslek odalarından (başkanları değil, bütün meslek odalarının ortak belirlediği kişiler arasından) kişinin adaylığı için destek olunması,

Belediye başkan adayı kim olursa olsun ona en az 3 kişilik meclis üyelik kontenjanı hakkı tanınması.

Geriye kalan meclis üyelikleri için (ki en az 2 – 7 kişi) parti kadrolarından yine bu görevi hakkı ile yapabilecek kişilerin seçilmesi,

Eğer bunları yapmaz isek belki yine belediye başkanlığını kazanırız ama kesinlikle bir dahaki seçimi kaybederiz.

Bundan çok daha önemlisi bu günkünden çok daha kötü belki de yaşanamaz bir kent yaratmış oluruz. 08.10.2008

17 Eylül 2008 Çarşamba

SUSURLUK

Susurluk sanıkları hakkında mahkeme kararını açıkladı. Yargılanan sanıklar kendilerine verilen cezaya hayret ettiler. Sanıklar suçlu olmadıklarına, görevlerini yaptıklarına inanıyorlar.
Susurluk kazasında açığa çıkan neydi?

Kamyonun çarptığı MERSEDES’ te, bir milletvekili, polis müdürü ve aranan bir suçlunun olduğu anlaşılmıştı.

Araçtan sağ kurtulan milletvekili Sedat BUCAK, ilk TV ye çıktığında Abdullah ÇATLI' yı tanıdığını söylüyor, daha sonra ise “onu başka isimle tanıyordum” diye ifadesini değiştiriyor.

Bu olaydan sonra olaylar çorap söküğü gibi gelişti. Fotoğraflar, ilişkiler, yapılanlar medyada yer aldı.

Peki ne olmuştu?

Neler açığa çıktı?

Terörizmle mücadele adına yapılan hukuk dışı uygulamalar.

Bazı kişiler kimliği meçhul kişiler tarafında öldürüldü.

Üstelik öldürülen bu kişiler bırakın öldürülmeyi kendilerine ulaşılması bile çok güç olan ve yasadışı milyonlarca parayı kontrol eden kişilerdi.

Ayrıca, Devlet adına çalıştıklarını ve görevlendirildiklerini söyleyenler, bu yetkilerini kendi çıkarları için kullanmışlar, yasadışı işler, kaçakçılık yapmışlardı. Nereden alındığı ve kime verildiği, nerelerde kullanıldığı belli olmayan silahlar da vardı.

Bütün bunları yapan kişiler üst düzey bazı yetkililer tarafından korunmuş ve kollanmıştı. Kendilerine hiçbir şey olmayacağı söylenmiş, bu işleri yapan kişilerde her şeyi Devlet için yaptıklarına inanmışlardı.

İşte bunun için mahkemenin kendilerine verdiği cezaya hayret ediyor ve yakınıyorlar. Kendilerinin cezalandırılmak bir yana ödüllendirilmeleri gerektiğine inanıyorlar.

Sadece bu kişiler değil birçok kişi buna inanıyor ki ilk yakalandıklarında "TÜRKİYE SİZİNLE GURUR DUYUYOR" diye sloganlar atılıyordu.

Eğer hukuk devletiyiz diyorsak, hiç kimse, hangi görevde olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun hukuk dışına çıkamaz.

Hiç kimse, bazı kişileri suçlu, vatan haini ilan edemez, yargıya intikal ettirmek yerine kendisi cezalandıramaz. Eğer bu yapılırsa yarın başkaları da onu suçlu ve vatan haini ilan ederek ayni yöntemle cezalandırır.

Mahkeme kararında belirtildiği gibi yasadışı ilişkilerin çok az bir kısmı açığa çıktı. Esas siyaset bağlantıları ve üst görevde bulunan kişiler açığa çıkarılamadı. Yargılanıp ceza alan bu kişilere bu yetkileri ve görevleri verenler yargılanamadı.

Hangi nedenle olursa olsun, kim olursa olsun hukuk dışına çıkan kişiler yargılanamazsa, cezalandırılamazsa hiç kimse güvencede olamaz.

Ayni şeylerin bir daha olmayacağını kimse söyleyemez.

Bu nedenle milyonlarca kişi her gün saat 21.00 de günlerce ışıklarını söndürdü.

Meydanlara çıktı. "TEMİZ TOPLUM" diye haykırdı. "ÇETELERE HAYIR" dedi. "SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK" diye haykırdı.

Hukuk herkese lazımdır. Kendini yargı yerine koyup bazı kişileri suçlu, vatan haini ilan eden ve kendisi cezalandıran kişiler gün gelir, kendilerine ayni şey yapılmak istenir.

İşte o zaman "HUKUK" diye haykırsalar bile kimseyi yanlarında bulamazlar. (2001)

DOĞAN GURUBU NEDEN ETKİLİ?

Ben sade bir vatandaş olarak MEDYA PATRONLARINDAN iyi bilecek değilim.

Ben Medyanın özgür olmasını, tekelleşmemesini, medya patronlarının devletle iş yapmasının yasaklanmasını, medyada kişilerin hatta ailelerin sermayelerinin % 25 i geçmemesini savunuyor ve söylüyorum.

Ancak günümüz gerçeğini de inkar edemeyiz.

Doğan gurubunu eleştirenlerin şu sorulara yanıt vermesi gerekmez mi?

1 - Bu gün neden DOĞAN MEDYA GURUBU en büyük?

2 - Neden iktidar diğer medya guruplarından değil de Doğan gurubundan çekiniyor?

3 - Neden en çok kızdığı halde yine de bir şey söyleyeceği zaman Doğan gurubu TV sine çıkıyor da başka bir gurubun TV sine çıkmıyor?

Bu ve benzer soruların yanıtı çok basit.

Doğan gurubu;

1 - Rakip medya gurupları ile mücadele etse de bütün mesaisini, sayfalarını, bütün yazarlarını bu iş için seçip görevlendirmiyor.

2 - Bazen sert bazen yumuşak ama muhakkak “HER DÖNEM SİYASİ İKTİDARLARA MUHALEFET” yapıyor.

3 - Köşe yazarlarının çoğu topluma kendini kabul ettirmiş, patron tehditlerine boyun eğmeyecek değişik siyasi fikir düşüncede olan kişilerden oluşuyor.

4 – Baktı yazarlarından biri yüzünden iktidar ile sıkıntıya girdi, onu daha etkisiz başka bir gazetesine kaydırıyor, eğer çok mecbur kalırsa o yazarın işine son veriyor.

Ülkemizde birkaç yıl öncesine kadar, bütün mesaisini Doğan gurubuna muhalefete ayıran, etkili, güçlü medya gurupları şimdi nerede?

Uzan gurubu iktidarın bir üflemesi ile iskambil kağıdından bir şato gibi yıkılıvermedi mi?

Sabah gurubu iki kez el değiştirdiği halde yine ayakta kalabildi mi? Tutunamayıp sonunda siyasi iktidarın da yardımı ile iktidar yandaşı bir kişiye geçmedi mi?

Çok etkili muhalefet yapan, bütün mesaisini “birazda gereğinden fazla sert” iktidara muhalefet için harcayan KANAL TÜRK TV şimdi kimin?

Ama doğan gurubu devamlı büyümüştür.

Çünkü doğan gurubu, acele etmeden, kapitalizmin, küresel yasaların ve uluslar arası sermaye guruplarının ortaklığını da yanına alarak güçlenmiş, bu gücünün ve yasaların verdiği olanakları çok iyi değerlendirerek yıllar geçtikçe büyümüş, en büyük medya gurubu, büyük bir iş adamı haline gelmiştir. Ama bütün bunların yanında gazete ve TV lerinin devamlı siyasi iktidarlara muhalefet yapmasının rolü çok büyüktür.

İstediğiniz kadar büyük tesisler kurun.

İstediğiniz kadar fazla sayıda gazete ve TV niz olsun.

İktidarda hangi parti olursa olsun medya olarak iktidara muhalefet etmezseniz,
Halkın sorunlarını görmezden gelirseniz,

Köşe yazarlarınız iktidarın başarısızlıklarını gizlemek için muhalefeti eleştirirse,

Ne kadar güçlü sermaye gurubu,

Ne kadar gelişmiş teknolojik tesisleriniz olursa olsun,

Medya gurubunuz büyümez, bir gün yok olur gider.

KORKUYORLAR MI?

Başbakan, partisinin ilçe kongrelerinde AYDIN DOĞAN ve onun medya gurubuna, muhalefet partileri CHP, MHP, DSP ye, hatta yandaş medyada kendisi ve partisi hakkında en küçük bir eleştiriye yer veren gazete ve TV lere Partililerinden alkış ve sloganlar eşliğinde hakaret ve tehditler savuruyor.

TRT 2, HABER TÜRK, SKY TÜRK, NTV, CNN TÜRK haber kanalları bu konuşmaların tamamını canlı verdi. Hatta bu kanalların bazıları her saat başı haberlerinde bu konuşmaları bazıları tamamen bazıları kısmen tekrar, tekrar verdiler.

16 eylül 2008 Salı günü CHP genel başkanı DENİZ BAYKAL bir basın toplantısı düzenledi. Başbakanın iddialarına yanıt verdi. Almanya da ki DENİZ FENERİ davası ile ilgili bilgi verip açıklamalarda bulundu.

Bu TV lerin hiç biri BAYKAL’ ın basın toplantısını canlı olarak tamamını vermedi. Saat başı verdikleri ara haberlerinde bazıları hiç yer vermedi, bazıları çok kısa yer verdi.

Peki nerede özgür medya?

Korkudan mı vermiyorlar?

Haber değeri olmadığına mı inanıyorlar?

Peki vatandaş doğruları nasıl öğrenecek? 16.09.2008