Gençlik her zaman kendinden önceki kuşakla anlaşmazlığa düşmüştür. Bizim ve bizden önceki gençliğin de ailesi ile, büyükleri ile birçok uyumsuzluğu vardı. Bu uyumsuzluk, genelde, serbest olmak, bazı şeyleri yapabilmek, kısaca özgürce davranabilmek içindi Gençlik ailesinden yapabileceğinden fazlasını istemezdi. Özellikle kentlerde yaşayan gençlik çelişkileri çok iyi görür, bundan ailesini değil bozuk düzenle sorumlu tutardı. Ülküsü olurdu. Bilinçli ve inanışlı idi. Mücadeleyi demokratik örgütlerle, sendikalarla örgütlü olarak yapardı.
Egemen güçler, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bu bozuk düzenin değişmesine izin vermediler. Gençliğin toplumsal olaylarla değil başka şeylerle ilgilenmesi gerekirdi. Örneğin müzik, futbol, aşk yani egemen güçler için tehlikeli olmayan şeylerle. Eğer rahat yaşamak istiyorsan, eğer çok para kazanmak istiyorsan köşe dönecektin. Köşe dönmek için: Memur işini bildi. Rüşvet alabildiğine yaygınlaştı. Yolsuzluk arttıkça arttı. Ben kendimi kurtarayım da başkası ne olursa olsun düşüncesi yerleşti. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dendi. Bütün bu politikalar sonucu, insanlar kurtuluşun toplumla birlikte değil kendi başına olacağı inancına kapıldı. Ülkeyi yönetenlere, köşeyi dönenlere hiç kızmadı. Artık “ÜLKE NASIL KURTULUR” diye değil, “bende ne yaparımda köşeyi dönerim diye düşünmeye başladı.” Günümüz gençliği işte bu düşüncelerle yetişti. TV, magazin basın, her türlü yöntemle yapılan propagandalar sonucu gençlik tüketime yönlendirildi. Böyle yetişen günümüz gençliği;
Hiç sorunları yok. İş derdi, aş derdi yok. Gezmek, eğlenmek mi ? Hayır demezler. Sorumluluk olmayacak, Karışanı, girişeni olmayacak. İstekleri mi? Eh atla deve değil ya. Alt tarafı bir cep telefonu, olursa bilgisayar, bir de arabaya hayır demezler. Biraz da cep harçlığı verdin mi, daha başka ne istesinler ki? Cep telefonu 2 - 3 ayda bir değişmeli. Telefon parası mı? Canım o mecbur artık. Bilgisayar, yeni olmalı, müzik dinlenmeli, internet' e girilmeli, ki arkadaşla "ÇAD" yapılsın
Ancak milyonlarca dar gelirli aile gençliğin bu isteklerini nasıl karşılayacak? Gençlik bunu düşünmüyordu artık. Gençlik araba istiyor, cep telefonu istiyor. Gezmek, eğlenmek istiyor. İyi giyinmek, değişik giyinmek istiyor. Birçok aile çocuklarının bu isteklerini karşılayabilmek için ne kadar çaba harcarsa harcasın yerine getiremiyor.
Okuyan gençlik en iyi okullarda okumak istiyor. Bunun için pahalı dershanelerden, özel ders veren öğretmenlerden ders almak istiyor. Aileler çocuklarının isteklerini yerine getiremediği için üzülüyor, kahroluyor. Ancak gençler mazeret dinlemiyor. İsteği yapılıncaya kadar susmayan bir bebek gibiler. Gençler okumuyor. Araştırmıyor. Olduğunla yetinmek ama daha fazlasını elde etmek için çalışmak çaba harcamak gerektiğini akıllarına bile getirmiyorlar. Neden istediklerinin yerine gelmediğini bilmiyorlar. Kendi kurtuluşlarının toplumun refahı, zenginliğinin artmasına bağlı olduğunu bilmiyorlar. Ülkeyi iyi yönetmeyenlere karşı, rüşvete, talana, adam kayırmaya, yolsuzluklara karşı mücadele etmeden hiçbir şeyin düzelmeyeceğini bilmiyorlar. Düzene, ülkeyi yönetenlere, bozuk düzene değil büyüklerine kızıyorlar? Hiç sorunları yok. İş derdi, aş derdi yok. Gezmek, eğlenmek mi ? Hayır demezler. Sorumluluk olmayacak, Karışanı, girişeni olmayacak. İstekleri mi? Eh atla deve değil ya. Alt tarafı bir cep telefonu, olursa bilgisayar, bir de arabaya hayır demezler. Biraz da cep harçlığı verdin mi, daha başka ne istesinler ki? Cep telefonu 2 - 3 ayda bir değişmeli. Telefon parası mı? Canım o mecbur artık. Bilgisayar, yeni olmalı, müzik dinlenmeli, internet' e girilmeli, ki arkadaşla "ÇAD" yapılsın, .her türlü oyun olsun. Özellikle çok güçlü silahlarla oynanan savaş oyunları tercih edilmeli. Evin alışverişi, telefon, elektrik, su parası, taksitlerin yatırılması, öf kim uğraşacak onlarla. Ülke sorunları, dünya sorunları, işsizlik, pahalılık mı? Neden ilgilendirsin ki onları?
Mahalle baskısı, Malezya olur muyuz?, Türban, laiklik, işsizlik, yolsuzluk, yoksulluk, seçimler, cumhurbaşkanı kim olsun? Anayasa değişikliği, referandum, AB ye girelim mi? Irak savaşı, Orta doğu petrollerinin paylaşımı, petrol yasası, 2-B yasası, boğazdan geçerken tehlike yaratacak dev tankerler, zehir saçan yatağan termik santrali, küresel ısınma, ozon tabakasındaki delik gençlerin ilgi alanlarına girmiyor. Sendika mücadelesi, Siyanürlü altına, zamlara, yolsuzluklara karşı mücadele, mücadele ederken dayak yiyen, ıslatılan, köpeklere ısırtılan, biber gazı ile dağıtılan, göz altına alınan, tutuklananlar ilgilendiriyor mu gençleri? Kitap okumak mı? Aşk romanlarını bile kaç genç okuyor acaba? Sahi şimdiki gençler aşkı biliyor mu? Yoksa Aşk denince öpüşmek, birlikte yaşamak, birlikte yatmak mi anlıyor? İşsizlik, pahalılık, IMF, Dünya Bankası, iç borç, dış borç, nedir diye sorulsa kaçı cevap verir? "Çözüm nedir, sorunlar neden kaynaklanıyor?" desek kaçı cevap verebilir? Kapitalizm, sosyalizm, sosyal demokrasi, liberalizm, Küreselleşme, yeni dünya düzeni, tahkim, nedir? Desek kaçı bilebilir? ŞİMDİKİ ÇOCUKLAR SÜPER. Bütün bu sayılanların onlara ne yararı var ki? Bütün bunları bilmeden, hiçbirine kafa yormadan, çalışmadan beyler gibi yaşayacak onlar.
Ancak bundan sonra işleri biraz zor. 2007
2 Şubat 2008 Cumartesi
NÜKLEER SANTRAL KURULMALI MI?
Ülkemizde son 20–25 yıldır nükleer santral kurulması tartışılıyor. İlk kez AKKUYU’ da kurulmasına karar verilmişti. Nükleer santrale karşı yıllar boyu yapılan mücadeleler sonunda Başbakan Bülent ECEVİT, projeyi iptal etmişti. Şimdi AKP iktidarı nükleer santralin Sinop’ a kurulmasını kararlaştırdı. Ve bunun için TBMM de kabul edilen yasa cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER tarafından bir kez daha görüşülmek üzere iade edildi. Bu yasa tasarısı şimdi yeniden TBMM görüşülmeye başlandı. Büyük olasılıkla kabul edilecek ve cumhurbaşkanınca onaylanacak.
Santral karşıtları; özellikle ağır metal atıklarından yola çıkarak bir ülkede nükleer santral yapılmasının gelecek kuşakları doğrudan ve sonu olmayan bir radyasyon tehdidine mahkum etmek anlamına geldiğine dikkat çekiyor.
Santral taraftarları ise; enerji açığının altını çiziyor ve elektrik yoksa gelecek de yok diyor.
Bilim insanlarının açıkladığına göre ; Dünya üzerinde halen 32 ülke 443 nükleer santralde yılda toplam 370 bin megavatt yani dünya elektrik enerji üretiminin yüzde 18'ini üretiyor. Ancak bu santraller her yıl toplam 12 bin ton nükleer atık üretiyor. Başta Avrupa ülkeleri etrafa yaydıkları radyasyon çok ölümcül olduğu için topraklarında nükleer atık istemiyor. Nükleer atıklar çevreye çok uzun 300 yıl aralıksız radyasyon yayıyor. Son rakamlara göre ortalama bir nükleer santral yaklaşık 3-5 milyar dolara mal oluyor, yılda yaklaşık 11 milyar kilovat saat enerji üretiyor. Ama yılda ortalama 60 metreküp radyoaktif atık bırakıyor. Atıkların ortadan kaldırılması ise ortalama 38 milyon Euro' ya mal oluyor. Avrupa'da ki 145 nükleer santralden çıkan 12 bin ton atık toprak altında ve her yıl bin 730 ton yeni atık oluşuyor. Alman Nükleer Enerji Kurumu atıkları güvenli olarak ortadan kaldırmak için yıllık 30-35 milyon Euro harcıyor.
Dünyadaki 443 nükleer santralin yıllık uranyum ihtiyacı 65 bin ton. Dünyanın toplam uranyum rezervi ise 11 milyon ton yani 100 yıl yetecek düzeyinde. Ama bu miktarın sadece 3 milyon tonunun topraktan çıkarılması ekonomik, kalan kısım ya toprağın çok derininde veya okyanusların altında.
Türkiye'nin en kuzey noktası İnce burun Feneri'nin önüne NÜKLEER SANTRALİN soğutma tesisi yapılacak. Buranın 20 bin dönümlük bölümü çam ormanı olduğundan binlerce ağaç kesilecek. Yaklaşık 5 bin dönümlük alanda bulunan 2 köyün taşınması gündeme gelecek. Aynı zamanda yaban hayatı koruma alını da olan bölgedeki binlerce hayvan santralden etkilenecek.
Sinop'taki sivil toplum kuruluşları santralin yapılmasına izin vermeyeceklerini belirterek referandum yapılmasını istiyor. Türkiye genelindeki bazı sivil toplum örgütleri ve sendikalar, Greenpeace üyesi ve nükleer karşıtı 2 bine yakın yabancı ile de iş birliği yaparak santralın yapılacağı yerde tabutların taşınacağı bir eylem gerçekleştiriyor. Nükleer Santral Platformu Sinop'ta uzun yıllardır böyle bir santral kurulmasının hep gündemde olduğunu belirterek, "Biz sağ olduğumuz sürece bunun yapılması ve çalıştırılması mümkün olmayacaktır" diyor.
Nükleer santral kurulursa doğanın katledilmesi, her yıl katlanarak artan ve milyonlarca insan üzerinde devamlı ölüm tehlikesi yaratacak nükleer atıklar ne olacak? Halbuki doğayı katletmeyen, insanlar üzerinde hiçbir tehlike yaratmayan, devamlı kendini yenileyen ve asla bitmeyen dünyamızda yeterli enerji kaynakları var.
Rüzgar enerjisi. Jeotermal enerji, Güneş enerjisi gibi.
Rüzgâr türbinlerinden herhangi bir çevre kirliliği olmaz. Bir rüzgâr türbinini yapmak ve çalıştırmak için gerekli olan enerjiyi geri kazanmak için sadece iki ya da üç ay yeterli olacaktır. Rüzgârdaki enerji sürdürülebilir hiç bitmeyen bir kaynaktır.
Danimarka elektrik tüketiminin %31.1'ini rüzgar enerjisi ile elde etmekte, 2008 de bunu yüzde 40 a yükselmesini beklenmektedir.
Rüzgar enerjisi doğada bol bulunan bedava bir enerji kaynağıdır. Bakım ve onarım masrafları da yok denecek kadar azdır.
Enerjilere dönük teknoloji üreten Almanya AG Şirketi'nin Türk ortağı ŞEYHMUZ ÖZMEN; “Almanya’nın Nükleer reaktörlerini 2020'ye kadar kapatma kararı aldığını, Atom enerjisinin yerine alternatif olarak yılda 12 bin megavatın üzerinde rüzgar enerjisi elde edildiğini, Türkiye rüzgar enerjisi için çok uygun, rüzgar enerji üretiminde Türkiye treni kaçırmamalı, Rüzgar enerjisi ile birlikte sanayi ve turizmin de gelişecek, bağımlı kalmaktan kurtulacak, rüzgar enerjisi dönük çalışmaya hemen başlarsa 20 yılda enerji ihraç eden ülkelerden olur, Ege Bölgesi buna çok müsait. Alman işadamları rüzgar enerji teknolojisini Türkiye'ye getirmek ve yatırım yapmak istiyor, hazine garantisi istenmiyor, Türkiye satın alma garantisi verdiği anda yatırımlar başlar. Türkiye, tek kuruş harcamadan enerjide Avrupa lideri olur" diyor.
Rüzgar enerjisi boldur. Toplam elektrik enerjisi tüketiminin Türkiye’de en az iki mislinin rüzgardan sağlanabileceğini bilim adamları öngörmektedir.
Antakya, Bandırma, Bergama, Bodrum, Bozcaada, Çanakkale, Çeşme, Çorlu, Gökçeada, İnebolu, Mardin ve Sinop rüzgar enerjisince zengin yörelerimizdir. 2007
Santral karşıtları; özellikle ağır metal atıklarından yola çıkarak bir ülkede nükleer santral yapılmasının gelecek kuşakları doğrudan ve sonu olmayan bir radyasyon tehdidine mahkum etmek anlamına geldiğine dikkat çekiyor.
Santral taraftarları ise; enerji açığının altını çiziyor ve elektrik yoksa gelecek de yok diyor.
Bilim insanlarının açıkladığına göre ; Dünya üzerinde halen 32 ülke 443 nükleer santralde yılda toplam 370 bin megavatt yani dünya elektrik enerji üretiminin yüzde 18'ini üretiyor. Ancak bu santraller her yıl toplam 12 bin ton nükleer atık üretiyor. Başta Avrupa ülkeleri etrafa yaydıkları radyasyon çok ölümcül olduğu için topraklarında nükleer atık istemiyor. Nükleer atıklar çevreye çok uzun 300 yıl aralıksız radyasyon yayıyor. Son rakamlara göre ortalama bir nükleer santral yaklaşık 3-5 milyar dolara mal oluyor, yılda yaklaşık 11 milyar kilovat saat enerji üretiyor. Ama yılda ortalama 60 metreküp radyoaktif atık bırakıyor. Atıkların ortadan kaldırılması ise ortalama 38 milyon Euro' ya mal oluyor. Avrupa'da ki 145 nükleer santralden çıkan 12 bin ton atık toprak altında ve her yıl bin 730 ton yeni atık oluşuyor. Alman Nükleer Enerji Kurumu atıkları güvenli olarak ortadan kaldırmak için yıllık 30-35 milyon Euro harcıyor.
Dünyadaki 443 nükleer santralin yıllık uranyum ihtiyacı 65 bin ton. Dünyanın toplam uranyum rezervi ise 11 milyon ton yani 100 yıl yetecek düzeyinde. Ama bu miktarın sadece 3 milyon tonunun topraktan çıkarılması ekonomik, kalan kısım ya toprağın çok derininde veya okyanusların altında.
Türkiye'nin en kuzey noktası İnce burun Feneri'nin önüne NÜKLEER SANTRALİN soğutma tesisi yapılacak. Buranın 20 bin dönümlük bölümü çam ormanı olduğundan binlerce ağaç kesilecek. Yaklaşık 5 bin dönümlük alanda bulunan 2 köyün taşınması gündeme gelecek. Aynı zamanda yaban hayatı koruma alını da olan bölgedeki binlerce hayvan santralden etkilenecek.
Sinop'taki sivil toplum kuruluşları santralin yapılmasına izin vermeyeceklerini belirterek referandum yapılmasını istiyor. Türkiye genelindeki bazı sivil toplum örgütleri ve sendikalar, Greenpeace üyesi ve nükleer karşıtı 2 bine yakın yabancı ile de iş birliği yaparak santralın yapılacağı yerde tabutların taşınacağı bir eylem gerçekleştiriyor. Nükleer Santral Platformu Sinop'ta uzun yıllardır böyle bir santral kurulmasının hep gündemde olduğunu belirterek, "Biz sağ olduğumuz sürece bunun yapılması ve çalıştırılması mümkün olmayacaktır" diyor.
Nükleer santral kurulursa doğanın katledilmesi, her yıl katlanarak artan ve milyonlarca insan üzerinde devamlı ölüm tehlikesi yaratacak nükleer atıklar ne olacak? Halbuki doğayı katletmeyen, insanlar üzerinde hiçbir tehlike yaratmayan, devamlı kendini yenileyen ve asla bitmeyen dünyamızda yeterli enerji kaynakları var.
Rüzgar enerjisi. Jeotermal enerji, Güneş enerjisi gibi.
Rüzgâr türbinlerinden herhangi bir çevre kirliliği olmaz. Bir rüzgâr türbinini yapmak ve çalıştırmak için gerekli olan enerjiyi geri kazanmak için sadece iki ya da üç ay yeterli olacaktır. Rüzgârdaki enerji sürdürülebilir hiç bitmeyen bir kaynaktır.
Danimarka elektrik tüketiminin %31.1'ini rüzgar enerjisi ile elde etmekte, 2008 de bunu yüzde 40 a yükselmesini beklenmektedir.
Rüzgar enerjisi doğada bol bulunan bedava bir enerji kaynağıdır. Bakım ve onarım masrafları da yok denecek kadar azdır.
Enerjilere dönük teknoloji üreten Almanya AG Şirketi'nin Türk ortağı ŞEYHMUZ ÖZMEN; “Almanya’nın Nükleer reaktörlerini 2020'ye kadar kapatma kararı aldığını, Atom enerjisinin yerine alternatif olarak yılda 12 bin megavatın üzerinde rüzgar enerjisi elde edildiğini, Türkiye rüzgar enerjisi için çok uygun, rüzgar enerji üretiminde Türkiye treni kaçırmamalı, Rüzgar enerjisi ile birlikte sanayi ve turizmin de gelişecek, bağımlı kalmaktan kurtulacak, rüzgar enerjisi dönük çalışmaya hemen başlarsa 20 yılda enerji ihraç eden ülkelerden olur, Ege Bölgesi buna çok müsait. Alman işadamları rüzgar enerji teknolojisini Türkiye'ye getirmek ve yatırım yapmak istiyor, hazine garantisi istenmiyor, Türkiye satın alma garantisi verdiği anda yatırımlar başlar. Türkiye, tek kuruş harcamadan enerjide Avrupa lideri olur" diyor.
Rüzgar enerjisi boldur. Toplam elektrik enerjisi tüketiminin Türkiye’de en az iki mislinin rüzgardan sağlanabileceğini bilim adamları öngörmektedir.
Antakya, Bandırma, Bergama, Bodrum, Bozcaada, Çanakkale, Çeşme, Çorlu, Gökçeada, İnebolu, Mardin ve Sinop rüzgar enerjisince zengin yörelerimizdir. 2007
KİM DEMOKRAT ?
Adı CUMHURİYET olsa da eğer o ülke de “DEMOKRASİ, HUKUK ve LAİKLİK” yoksa hiç bir anlamı yoktur. Bazı ülke yönetim biçimleri “cumhuriyet” değildir ama (İngiltere, İspanya, Belçika gibi monarşi-Krallıklar) o ülkelerde demokrasi, hukuk ve laiklik olmazsa olmaz ilkelerdendir. Ancak bazı ülkelerin yönetim biçimleri “cumhuriyettir” ama (İran, Afrika’da Güney Amerika’da diktatörlükle yönetilen ülkelerde, demokrasi, hukuk ve laikten eser yoktur.
Ayrıca “DEMOKRASİ” bize yıllardır yutturdukları gibi 4 veya 5 yılda bir sandığa gidip oy kullanmak, seçimi kazanan partinin, meclis çoğunluğu var diye siyasi iktidarın her istediğini yapması değildir. Öyle ki demokrasi ile yönetilen üstelik hukukun üstünlüğünü savunan hiçbir ülkede ister devlet başkanı ister iktidar partisi ve lideri “HALKININ %50 - 60 (demokratik hukuk devletinin egemen olduğu hiçbir ülkede hiçbir parti %60-70 veya daha fazla oy alması mümkün değildir.) OYUNU ALDIM. MECLİS ÇOĞUNLUĞU İLE İSTEDİĞİM YASALARI ÇIKARIRIM. BÜTÜN UYGULAMARI YAPARIM. İSTEDİĞİM KİŞİYİ İSTEDİĞİM GÖREVE GETİRİRİM” diyemez.
Dahası, “ben halkın oyu ile seçildim. Hiç kimse benim yaptıklarımı, Cumhurbaşkanı hatta Yüksek yargı bile (Anayasa mahkemesi, Danıştay, Sayıştay) iptal edemez” diyemez. Hele, hele yüksek yargının hatta Avrupa üst yargısının verdiği bir karara karşı “ULEMAYA SORDUN MU? Denemez.
Demokratik, hukuk devletinde siyasi partiler 4 – 5 yılda yapılan seçimlerle iktidar veya muhalefet olarak parlamentoda haklın temsilcisi olarak görev yaparlar. Ancak yine demokrasi ve hukuk devleti olan ülkelerde Yüksek yargı, sivil, asker bütün yöneticiler de belli kurallar içerisinde seçimle göreve gelirler.
Sorarım size;
Radyo – Televizyon genel müdürünü, iktidar mı atayarak göreve getirirse mi daha demokratik olur? Yoksa kurumda görev yapanların seçimi ile göreve gelse daha demokratik olur?
Genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları şimdiki gibi liyakat, kıdeme ve belli kurallarla göreve gelse mi daha demokratik olur? Yoksa siyasi iktidar istediği kişiyi Genel kurmay başkanı veya kuvvet komutanı atasa mı daha demokratik olur? Anayasa mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, başkan ve üyelerini siyasi iktidar göreve getirirse mi daha demokratik olur? Yoksa yüksek yargı kendi başkan ve üyelerini kendi içinden kendi seçip göreve getirse mi daha demokratik olur? Yargının bağımsız tarafsız olması için “HSYK kurulu üyeliğinden adalet bakanı ve müsteşarı çıkması şart denmiyor mu?
Yani “siyasi iktidar, “BEN SEÇİLDİM, ONLAR ATANDI” diye bir ayrım diyemez, yapamaz. Diyemez çünkü bütün demokratik, hukuk devletlerinin Anayasalarında,
“EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR.” Der ama devamında da;
“EGEMENLĞİNİ, ANAYASANIN KOYDUĞU ESASLARA GÖRE, YETKİLİ ORGANLARI İLE KULLANIR” der.
Daha da ileri giderek
“EGEMENLİĞİN KULLANILMASI, HİÇBİR SURETTE HİÇBİR KİŞİYE, ZÜMREYE VEYA SINIFA BIRAKILAMAZ” der.
Ve anayasa ülkeyi idare edenleri uyarır.
“HİÇBİR KİMSE VEYA ORGAN KAYNAĞINI ANAYASADAN ALMAYAN BİR DEVLET YETKİSİ KULLANAMAZ. Der.
Peki sorarım size;
Kimin milletvekili olacağına siyasi parti liderleri karar vermiyor mu? Öyleyse milletin vekilleri demokratik yollardan belirleniyor diyebilir miyiz?
Mecliste milletvekilleri liderlerinin istemediği bir şeyi yapabiliyor mu? Liderlerinin istemediği yönde oy kullanabiliyor mu? Eğer liderlerinin istemediği şeyleri yapar veya söylerse partiden ihraç edilmiyorlar mı? Bir daha seçimde lider onun üstünü çizmiyor mu? Peki bütün bu uygulamalar “DEMOKRATİK Mİ?”
Demokrasiyi savunduğunu söyleyenlerin önce kendileri demokrat olması gerekmez mi?
LAİKLİĞİ yaşam biçimi değil sanki bir rejim hatta dini inanç gibi gösterenler, bu nedenle LAİKLİK demeyip, LAİSİZM diyenler, “insanlar laik olmaz, devlet laik olur” diyenler sizce demokrat olabilir mi? Demokrasiyi herkes için değil, “sadece kendi isteklerini elde edinceye kadar araç olarak görenler” sizce demokrat olabilir mi? 2007
Ayrıca “DEMOKRASİ” bize yıllardır yutturdukları gibi 4 veya 5 yılda bir sandığa gidip oy kullanmak, seçimi kazanan partinin, meclis çoğunluğu var diye siyasi iktidarın her istediğini yapması değildir. Öyle ki demokrasi ile yönetilen üstelik hukukun üstünlüğünü savunan hiçbir ülkede ister devlet başkanı ister iktidar partisi ve lideri “HALKININ %50 - 60 (demokratik hukuk devletinin egemen olduğu hiçbir ülkede hiçbir parti %60-70 veya daha fazla oy alması mümkün değildir.) OYUNU ALDIM. MECLİS ÇOĞUNLUĞU İLE İSTEDİĞİM YASALARI ÇIKARIRIM. BÜTÜN UYGULAMARI YAPARIM. İSTEDİĞİM KİŞİYİ İSTEDİĞİM GÖREVE GETİRİRİM” diyemez.
Dahası, “ben halkın oyu ile seçildim. Hiç kimse benim yaptıklarımı, Cumhurbaşkanı hatta Yüksek yargı bile (Anayasa mahkemesi, Danıştay, Sayıştay) iptal edemez” diyemez. Hele, hele yüksek yargının hatta Avrupa üst yargısının verdiği bir karara karşı “ULEMAYA SORDUN MU? Denemez.
Demokratik, hukuk devletinde siyasi partiler 4 – 5 yılda yapılan seçimlerle iktidar veya muhalefet olarak parlamentoda haklın temsilcisi olarak görev yaparlar. Ancak yine demokrasi ve hukuk devleti olan ülkelerde Yüksek yargı, sivil, asker bütün yöneticiler de belli kurallar içerisinde seçimle göreve gelirler.
Sorarım size;
Radyo – Televizyon genel müdürünü, iktidar mı atayarak göreve getirirse mi daha demokratik olur? Yoksa kurumda görev yapanların seçimi ile göreve gelse daha demokratik olur?
Genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları şimdiki gibi liyakat, kıdeme ve belli kurallarla göreve gelse mi daha demokratik olur? Yoksa siyasi iktidar istediği kişiyi Genel kurmay başkanı veya kuvvet komutanı atasa mı daha demokratik olur? Anayasa mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, başkan ve üyelerini siyasi iktidar göreve getirirse mi daha demokratik olur? Yoksa yüksek yargı kendi başkan ve üyelerini kendi içinden kendi seçip göreve getirse mi daha demokratik olur? Yargının bağımsız tarafsız olması için “HSYK kurulu üyeliğinden adalet bakanı ve müsteşarı çıkması şart denmiyor mu?
Yani “siyasi iktidar, “BEN SEÇİLDİM, ONLAR ATANDI” diye bir ayrım diyemez, yapamaz. Diyemez çünkü bütün demokratik, hukuk devletlerinin Anayasalarında,
“EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR.” Der ama devamında da;
“EGEMENLĞİNİ, ANAYASANIN KOYDUĞU ESASLARA GÖRE, YETKİLİ ORGANLARI İLE KULLANIR” der.
Daha da ileri giderek
“EGEMENLİĞİN KULLANILMASI, HİÇBİR SURETTE HİÇBİR KİŞİYE, ZÜMREYE VEYA SINIFA BIRAKILAMAZ” der.
Ve anayasa ülkeyi idare edenleri uyarır.
“HİÇBİR KİMSE VEYA ORGAN KAYNAĞINI ANAYASADAN ALMAYAN BİR DEVLET YETKİSİ KULLANAMAZ. Der.
Peki sorarım size;
Kimin milletvekili olacağına siyasi parti liderleri karar vermiyor mu? Öyleyse milletin vekilleri demokratik yollardan belirleniyor diyebilir miyiz?
Mecliste milletvekilleri liderlerinin istemediği bir şeyi yapabiliyor mu? Liderlerinin istemediği yönde oy kullanabiliyor mu? Eğer liderlerinin istemediği şeyleri yapar veya söylerse partiden ihraç edilmiyorlar mı? Bir daha seçimde lider onun üstünü çizmiyor mu? Peki bütün bu uygulamalar “DEMOKRATİK Mİ?”
Demokrasiyi savunduğunu söyleyenlerin önce kendileri demokrat olması gerekmez mi?
LAİKLİĞİ yaşam biçimi değil sanki bir rejim hatta dini inanç gibi gösterenler, bu nedenle LAİKLİK demeyip, LAİSİZM diyenler, “insanlar laik olmaz, devlet laik olur” diyenler sizce demokrat olabilir mi? Demokrasiyi herkes için değil, “sadece kendi isteklerini elde edinceye kadar araç olarak görenler” sizce demokrat olabilir mi? 2007
SEÇİMLERDE CHP BAŞARILI MI?
Cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin, ülkenin birlik ve bütünlüğünün tehlikede olduğunu düşünen seçmen CHP nin iktidar olamasa da birinci parti olacağından o kadar emindi ki sonuçları görünce şok oldu.
Seçimler öncesinde sade bir üye olarak CHP yi destekleyen bir konumda olduğum halde sonuçları görünce 4 gün evden çıkmadım. Kendi kendime iç hesaplaşma yaptım. CHP neden başarılı olamadı? diye düşündüm, hesap, kitap yaptım. Sonuçta CHP lideri Deniz BAYKAL ve parti yönetiminin beni kandırsa bile halkı kandıramadığını, daha iyi yöneteceğine, ülkeyi refaha kavuşturacağına seçmeni inandıramadığını anladım. “Ben nasıl oldu da BAYKAL’ a inandım” diye basında öz eleştiri yapma gereğini duydum.
BAYKAL’ ın başarısızlığı sadece bu seçimler olsa belki hoş görülebilirdi. Ancak CHP 1999 da baraj altında kalmış, BAYKAL bu hezimet sonucu istifa etmişti. Ancak BAYKAL olmayınca yerlerini koruyamayacağını anlayan ilçe, il, yöneticileri, belediye başkanları ve kadrosu “SENSİZ OLMUYOR” bahanesi ile onu tekrar başa geçirdiler Ama bu gün görüldü ki BAYKAL’ la yine olmadı. BAYKAL söylemlerinde, yaptıklarında tamamen haklı bile olsa ( ki bu doğru değil) bu seçim sonuçlarından sonra BAYKAL ve ekibi CHP yönetiminden ayrılmalıydı.
BAYKAL ve ekibi ayrılırsak parti olmayacak kişilere kalır diye düşünürse, o zaman parti meclisi ve merkez yönetim kurulu acilen toplanıp, partiden ihraç edilen eski CHP lilere AF çıkarılmalı ve disiplin cezası verilen herkesin cezası ortadan kaldırmalı, partiye küstürülen sosyal demokratlar partiye davet etmeliydi. Daha sonra ikinci bir olağan üstü kurultay ile önce parti tüzüğü demokratik hale getirilmeli ve lider sultası ortadan kaldırılmalı, ilçe ve il kongrelerinin yeniden yapılması kararı alınmalıydı. Böylece yeni seçilecek ilçe, il yöneticileri ve yeni delegelerle hemen ikinci bir olağan üstü seçim kurultayı yapılmalı, Deniz BAYKAL ve bu gün MYK ve parti meclisinde görev alanların hiç biri aday olmamalı yeni bir yönetim oluşmalıydı. Bunların hiç biri olmadığı gibi BAYKAL ve ekibi seçimlerde başarısız değil başarılı olduklarını CHP nin oyunu 1.200.000 arttırdıklarını, savunuyor.
Bugün CHP ye oy veren seçmenlerin büyük çoğunluğu seçim sonuçlarının hezimet olduğuna ve BAYKAL’ ın istifa etmesi gerektiğine inanıyor. Aslında il ve ilçe başkan ve yönetimlerinin çoğunluğu da ayni düşüncede. Ancak siyasette beklentisi olan bu kişiler, görevden alınma, disipline verilme ve ihraç korkusu ile ses çıkaramıyor, BAYKAL’ a “İSTİFA ET, ÇEKİL” diyemiyorlar.
Bunun örneği Bergama’da yaşandı. 22 temmuz 2007 seçimlerinden sonra Bergama CHP ilçe yönetimi parti binasında seçim sonuçlarını tartışmak üzere 08.08.2007 tarihinde bir toplantı düzenledi. Toplantıya 50 civarında ve seçimlerde aktif olarak görev almış kişiler katıldı. Seçim işlerinden sorumlu eski ilçe başkanı (şu anda yeniden ilçe başkanlığına atanan) İdris YAVUZYILMAZ seçimlerde neler yaptıklarını ve Bergama’da ne kadar başarılı olduklarını anlatan uzun bir konuşma yaptı. Burada Bergama seçim sonuçlarını tartışacağız deyince, herkes itiraz etti. “Biz Bergama değil ülkedeki seçim sonuçların tartışamaya geldik” dediler. Sıra ile söz alarak “BAYKAL ve ekibi istifa etmeli, başarısız oldu” dediler. Daha da ileri giderek “ilçe yönetimi CHP nin seçimlerde başarısız olduğunu, BAYKAL ve genel merkez yönetiminin istifa etmesi gerektiğini belirten bir deklarasyon yayınlasın, eğer bu deklarasyon için ilçe yönetimi görevden alınırsa hepimiz sizin arkanızdayız, bu konuda imza vermemiz gerekiyorsa deklarasyonun altına imza vermeye hazırız” dediler. Bunu söyleyenlerden bazı kişiler, ki; partide belli bir geçmişi ve gücü olanlar “biz BAYKAL’ ı seviyoruz. Bu güne kadar hep BAYKAL’ a destek olduk. Ama bu gün görüldü ki BAYKAL’ la olmuyor, olmayacak. Haklı veya haksız BAYKAL olduğu müddetçe insanlar CHP ye oy vermiyor ve vermeyecek. BAYKAL artık bırakmalı dediler. Ama yönetim anlaşıldığı kadarı ile korktu ve bu güne kadar böyle bir deklarasyon yayınlamadı. Üstelik İzmir fuarı açılışına gelen BAYKAL’ ı karşılamaya gitti.
Liderler partide bu kadar güçlü ise bunun nedeni ne pahasına olursa olsun ona destek verenlerdir. Partide lider sultası varsa bu yetkiyi ona kim verdi? Genel başkanlığa aday olabilmek için 250 imza hem de BAYKAL’ ın önünde atılması gerekiyorsa bu yetkiyi kim verdi? Parti ilçe, il yönetimleri, parti kurultay delegeleri, bugün de bir şeyler yapmayacak olursanız bir dahaki seçimde parti de kalmayacak. Siz delege, ilçe, il başkanı, belediye başkanı, bu gün milletvekili olmuşsunuz ne hükmü olacak? Sizin kıyak emekliliğini olacak ama vatandaşa yazık olmayacak mı?
Başarısız lidere değil tabana, vatandaş kulak verin. Gereğini yapın. Beş yıl sonra, ne parti ne DEMOKRATİK, LAİK DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET kalmayabilir. 2007
Seçimler öncesinde sade bir üye olarak CHP yi destekleyen bir konumda olduğum halde sonuçları görünce 4 gün evden çıkmadım. Kendi kendime iç hesaplaşma yaptım. CHP neden başarılı olamadı? diye düşündüm, hesap, kitap yaptım. Sonuçta CHP lideri Deniz BAYKAL ve parti yönetiminin beni kandırsa bile halkı kandıramadığını, daha iyi yöneteceğine, ülkeyi refaha kavuşturacağına seçmeni inandıramadığını anladım. “Ben nasıl oldu da BAYKAL’ a inandım” diye basında öz eleştiri yapma gereğini duydum.
BAYKAL’ ın başarısızlığı sadece bu seçimler olsa belki hoş görülebilirdi. Ancak CHP 1999 da baraj altında kalmış, BAYKAL bu hezimet sonucu istifa etmişti. Ancak BAYKAL olmayınca yerlerini koruyamayacağını anlayan ilçe, il, yöneticileri, belediye başkanları ve kadrosu “SENSİZ OLMUYOR” bahanesi ile onu tekrar başa geçirdiler Ama bu gün görüldü ki BAYKAL’ la yine olmadı. BAYKAL söylemlerinde, yaptıklarında tamamen haklı bile olsa ( ki bu doğru değil) bu seçim sonuçlarından sonra BAYKAL ve ekibi CHP yönetiminden ayrılmalıydı.
BAYKAL ve ekibi ayrılırsak parti olmayacak kişilere kalır diye düşünürse, o zaman parti meclisi ve merkez yönetim kurulu acilen toplanıp, partiden ihraç edilen eski CHP lilere AF çıkarılmalı ve disiplin cezası verilen herkesin cezası ortadan kaldırmalı, partiye küstürülen sosyal demokratlar partiye davet etmeliydi. Daha sonra ikinci bir olağan üstü kurultay ile önce parti tüzüğü demokratik hale getirilmeli ve lider sultası ortadan kaldırılmalı, ilçe ve il kongrelerinin yeniden yapılması kararı alınmalıydı. Böylece yeni seçilecek ilçe, il yöneticileri ve yeni delegelerle hemen ikinci bir olağan üstü seçim kurultayı yapılmalı, Deniz BAYKAL ve bu gün MYK ve parti meclisinde görev alanların hiç biri aday olmamalı yeni bir yönetim oluşmalıydı. Bunların hiç biri olmadığı gibi BAYKAL ve ekibi seçimlerde başarısız değil başarılı olduklarını CHP nin oyunu 1.200.000 arttırdıklarını, savunuyor.
Bugün CHP ye oy veren seçmenlerin büyük çoğunluğu seçim sonuçlarının hezimet olduğuna ve BAYKAL’ ın istifa etmesi gerektiğine inanıyor. Aslında il ve ilçe başkan ve yönetimlerinin çoğunluğu da ayni düşüncede. Ancak siyasette beklentisi olan bu kişiler, görevden alınma, disipline verilme ve ihraç korkusu ile ses çıkaramıyor, BAYKAL’ a “İSTİFA ET, ÇEKİL” diyemiyorlar.
Bunun örneği Bergama’da yaşandı. 22 temmuz 2007 seçimlerinden sonra Bergama CHP ilçe yönetimi parti binasında seçim sonuçlarını tartışmak üzere 08.08.2007 tarihinde bir toplantı düzenledi. Toplantıya 50 civarında ve seçimlerde aktif olarak görev almış kişiler katıldı. Seçim işlerinden sorumlu eski ilçe başkanı (şu anda yeniden ilçe başkanlığına atanan) İdris YAVUZYILMAZ seçimlerde neler yaptıklarını ve Bergama’da ne kadar başarılı olduklarını anlatan uzun bir konuşma yaptı. Burada Bergama seçim sonuçlarını tartışacağız deyince, herkes itiraz etti. “Biz Bergama değil ülkedeki seçim sonuçların tartışamaya geldik” dediler. Sıra ile söz alarak “BAYKAL ve ekibi istifa etmeli, başarısız oldu” dediler. Daha da ileri giderek “ilçe yönetimi CHP nin seçimlerde başarısız olduğunu, BAYKAL ve genel merkez yönetiminin istifa etmesi gerektiğini belirten bir deklarasyon yayınlasın, eğer bu deklarasyon için ilçe yönetimi görevden alınırsa hepimiz sizin arkanızdayız, bu konuda imza vermemiz gerekiyorsa deklarasyonun altına imza vermeye hazırız” dediler. Bunu söyleyenlerden bazı kişiler, ki; partide belli bir geçmişi ve gücü olanlar “biz BAYKAL’ ı seviyoruz. Bu güne kadar hep BAYKAL’ a destek olduk. Ama bu gün görüldü ki BAYKAL’ la olmuyor, olmayacak. Haklı veya haksız BAYKAL olduğu müddetçe insanlar CHP ye oy vermiyor ve vermeyecek. BAYKAL artık bırakmalı dediler. Ama yönetim anlaşıldığı kadarı ile korktu ve bu güne kadar böyle bir deklarasyon yayınlamadı. Üstelik İzmir fuarı açılışına gelen BAYKAL’ ı karşılamaya gitti.
Liderler partide bu kadar güçlü ise bunun nedeni ne pahasına olursa olsun ona destek verenlerdir. Partide lider sultası varsa bu yetkiyi ona kim verdi? Genel başkanlığa aday olabilmek için 250 imza hem de BAYKAL’ ın önünde atılması gerekiyorsa bu yetkiyi kim verdi? Parti ilçe, il yönetimleri, parti kurultay delegeleri, bugün de bir şeyler yapmayacak olursanız bir dahaki seçimde parti de kalmayacak. Siz delege, ilçe, il başkanı, belediye başkanı, bu gün milletvekili olmuşsunuz ne hükmü olacak? Sizin kıyak emekliliğini olacak ama vatandaşa yazık olmayacak mı?
Başarısız lidere değil tabana, vatandaş kulak verin. Gereğini yapın. Beş yıl sonra, ne parti ne DEMOKRATİK, LAİK DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET kalmayabilir. 2007
BOLLUK AYI
Eski devirlerde iş buldukça çalışan (kara kullukçu) fakir bir ailede Ramazan ayı yaklaştıkça kadın “Ramazanda geliyor, oruç tutulacak, Allah kocama iş verse de Ramazanı çoluk, çocuk sıkıntısız geçirsek” diye hem dua ediyormuş. Ramazan ayı gelmiş, adam her gün eve eli dolu geliyormuş. Kadında “tevekkeli ramazan ayı bolluk ayı derler, Allah bereketini veriyor” dermiş. Ramazanı hiç yiyecek sıkıntısı çekmeden geçirmişler. Kadın da halinden memnunmuş.
Bir gün çamaşır yıkmayacak, kazanı aramış bulamamış. Akşam kocasına “kazanı bulamadım, nerede sen biliyor musun?” deyince, Adam “KAZANI BOLLUK AYI YEDİ” demiş.
İşsizlere iş bulamıyorlar, asgari ücreti arttıramıyorlar, memur maaşlarını yükseltemiyorlar, herkesi sosyal güvenceye kavuşturamıyorlar ama YEŞİL KART, YARDIMLAR VE (özellikle Belediyeler tarafından) AŞ EVLERİ, RAMAZAN AYLARINDA KURULAN İFTAR ÇADIRLARI ve SADAKALARLA halkın gönlünü alıp onları kandırıyorlar. Ara sıra başbakan veya bir bakan basına yansıyan dertli bir aile veya çocuğa yardım edince “sanki işsizlik yoksulluk sadece birkaç kişinin sorunu imiş de o güne kadar haberi olmamış, olur olmaz ilgilenip sorunu çözüvermiş” gibi medya bunu göklere çıkarı yüceltiyor.
Ülkenin tüm ürettiği malları satarak elde ettiği döviz 100 milyar dolar ve turizmden de 30 milyar dolar toplam 130 milyar dolar diye övünürken, yaptıkları harcamaların 180 milyar dolar olduğunu söylemiyorlar. Her yıl 40 milyar dolar kadar fazla harcamanın bir kısmını IMF, DÜNYA BANKASI gibi tefeci kurumlara borçlanarak karşılarken geri kalanı da ülkenin neyi var neyi yok satarak karşılıyorlar. Bu güne kadar niyetlenseler bile hiçbir iktidar partisinin “halkın tepkisinden korkarak ve anayasa ve yasalar izin vermediği için satamadığı” devletin 85 yıllık cumhuriyetle özdeşleşmiş dev tesislerini özelleştirme adı “BABALAR GİBİ” altında satıyorlar. Öyle satıyorlar ki pahalı, ucuz, anayasa, yasa, kamuoyu ne der demiyorlar. Fakir ailenin, bir kazanı varmış ama ülkemizde satacak çok şey var. Örneğin, dünyada küresel ısınma, susuzluk tehlikesi konuşulurken AKARSULARI bile satacaklarını söylüyorlar. Petrol, Altın ve başka madenlerin aranması yer altı hazinelerimiz için “doğayı yok etme pahasına” yabancılara izin veriyorlar. Daha da sıkışırlarsa kimsenin aklına gelmeyecek satacak çok daha şeyler bulacaklardır. Ama gelecek kuşaklar, havası, suyu, toprağı kirlenmiş ot bile yetişmeyen, hiçbir şeyi kendinin olmayan yaşanmaz bir ülke, ve satacak hiçbir şey bulamayacak. Bütün bunları yapıp bir de “EKONOMİ DÜZE ÇIKTI, DÖVİZ BOLLUĞU VAR, BORSA YÜKSELİYOR, DOLAR DÜŞÜYOR” demeleri yok mu?
Ve bunları yaparken, ülke vatandaşlarına satarken kendi yandaşlarına, yabancılara satarken de kendilerine destek olacak kişilerin almasını sağlayabiliyorlar. Yapılan her özelleştirmenin ardından usulsüzlükler, yolsuzluklar yapıldığı açığa çıksa da aldırmıyorlar, dokunulmazlık zırhına sarılıyorlar, meclisteki çoğunlukları ile yargılanmaktan kurtuluyorlar. Dahası emirlerindeki bürokratları da koruyorlar, yargılanmalarına izin vermiyorlar, gerekirse yasaları hatta anayasayı değiştiriyorlar.
Hepsinden acısı ise bunların yanlışlığını söyleyenlerin hepsi suçlu, kendileri ise “demokrasiyi, hukuku, özgürlükleri, insan haklarını savunan parti” olduğunu, ülkeyi kaldırdıklarını, geleceğin daha parlak olacağını söylüyor, “ZEYTİNYAĞI GİBİ “ her zaman üste çıkıyorlar. İnsanları da buna inandırıyorlar. Bütün bunları yaparken de, insanları inandırabilmek için, kendilerinin “Müslüman, dindar” olduklarını, hiçbir çıkar düşünmediklerini yaptıkları her şeyi halka hizmet için yaptıklarını hatta kendilerinden başkalarının “dindar olmadığını bile” söylüyor, kutsal dini inançları, kullanıyorlar.
AB ye şimdi almayın ama “İLERİDE ALIRIZ” sözü verin aday ülke yapın dediler, her dediklerini yaparak desteklerini aldılar. ABD Türk ve Müslüman Afganistan ve Irak’ ı işgal ederken stratejik ortağız, süpürmeyin kullanın dediler ABD nin desteğini de aldılar. Medya patronlarına özelleştirmelerden pay vererek veya baskı kurarak, olmadı el koyarak medyanın da desteğini aldılar. Bu nedenle, medya, iş adamları, bu sistemden pay alanlar gerçeği biliyorlar ama ses çıkarmıyorlar. Halka gerçekleri söylemiyor, dahası halkın gerçekleri görmesini engelliyorlar.
Bütün bunları rahatlıkla yapabiliyorlarsa, engellenemiyorlarsa bunun nedeni,
Toplumun örgütlü olmaması, 1980 den sonra toplumda çok fazla kirlenme olması, topluma “gemisini kurtaran kaptan, memurum işini bilir, köşeyi dön de nasıl dönersen dön, beni ısırmayan yılan bin yaşasın” zihniyetinin hakim kılınması sonucu insanların toplumsal politika ve çıkarlar yerine kişisel çıkarların peşinde koşması, bütün bu yapılanlara sessiz kalmasıdır.
En önemlisi de sol, sosyal demokrat ve merkez sağ partilerin halkın sorunlarına çözüm bulacakları bir politikaları geliştirememeleri, halka güven vermemsidir.
İŞTE BU YÜZDEN BU GÜNE KADAR EKSİKLERİ DE OLSA ÜLKEMİZDE VAR OLAN DEMOKRATİK SOSYAL, LAİK HUKUK DEVLETİNİN GELECEĞİ ÇOK CİDDİ TEHLİKE ALTINDADIR. 2007
Bir gün çamaşır yıkmayacak, kazanı aramış bulamamış. Akşam kocasına “kazanı bulamadım, nerede sen biliyor musun?” deyince, Adam “KAZANI BOLLUK AYI YEDİ” demiş.
İşsizlere iş bulamıyorlar, asgari ücreti arttıramıyorlar, memur maaşlarını yükseltemiyorlar, herkesi sosyal güvenceye kavuşturamıyorlar ama YEŞİL KART, YARDIMLAR VE (özellikle Belediyeler tarafından) AŞ EVLERİ, RAMAZAN AYLARINDA KURULAN İFTAR ÇADIRLARI ve SADAKALARLA halkın gönlünü alıp onları kandırıyorlar. Ara sıra başbakan veya bir bakan basına yansıyan dertli bir aile veya çocuğa yardım edince “sanki işsizlik yoksulluk sadece birkaç kişinin sorunu imiş de o güne kadar haberi olmamış, olur olmaz ilgilenip sorunu çözüvermiş” gibi medya bunu göklere çıkarı yüceltiyor.
Ülkenin tüm ürettiği malları satarak elde ettiği döviz 100 milyar dolar ve turizmden de 30 milyar dolar toplam 130 milyar dolar diye övünürken, yaptıkları harcamaların 180 milyar dolar olduğunu söylemiyorlar. Her yıl 40 milyar dolar kadar fazla harcamanın bir kısmını IMF, DÜNYA BANKASI gibi tefeci kurumlara borçlanarak karşılarken geri kalanı da ülkenin neyi var neyi yok satarak karşılıyorlar. Bu güne kadar niyetlenseler bile hiçbir iktidar partisinin “halkın tepkisinden korkarak ve anayasa ve yasalar izin vermediği için satamadığı” devletin 85 yıllık cumhuriyetle özdeşleşmiş dev tesislerini özelleştirme adı “BABALAR GİBİ” altında satıyorlar. Öyle satıyorlar ki pahalı, ucuz, anayasa, yasa, kamuoyu ne der demiyorlar. Fakir ailenin, bir kazanı varmış ama ülkemizde satacak çok şey var. Örneğin, dünyada küresel ısınma, susuzluk tehlikesi konuşulurken AKARSULARI bile satacaklarını söylüyorlar. Petrol, Altın ve başka madenlerin aranması yer altı hazinelerimiz için “doğayı yok etme pahasına” yabancılara izin veriyorlar. Daha da sıkışırlarsa kimsenin aklına gelmeyecek satacak çok daha şeyler bulacaklardır. Ama gelecek kuşaklar, havası, suyu, toprağı kirlenmiş ot bile yetişmeyen, hiçbir şeyi kendinin olmayan yaşanmaz bir ülke, ve satacak hiçbir şey bulamayacak. Bütün bunları yapıp bir de “EKONOMİ DÜZE ÇIKTI, DÖVİZ BOLLUĞU VAR, BORSA YÜKSELİYOR, DOLAR DÜŞÜYOR” demeleri yok mu?
Ve bunları yaparken, ülke vatandaşlarına satarken kendi yandaşlarına, yabancılara satarken de kendilerine destek olacak kişilerin almasını sağlayabiliyorlar. Yapılan her özelleştirmenin ardından usulsüzlükler, yolsuzluklar yapıldığı açığa çıksa da aldırmıyorlar, dokunulmazlık zırhına sarılıyorlar, meclisteki çoğunlukları ile yargılanmaktan kurtuluyorlar. Dahası emirlerindeki bürokratları da koruyorlar, yargılanmalarına izin vermiyorlar, gerekirse yasaları hatta anayasayı değiştiriyorlar.
Hepsinden acısı ise bunların yanlışlığını söyleyenlerin hepsi suçlu, kendileri ise “demokrasiyi, hukuku, özgürlükleri, insan haklarını savunan parti” olduğunu, ülkeyi kaldırdıklarını, geleceğin daha parlak olacağını söylüyor, “ZEYTİNYAĞI GİBİ “ her zaman üste çıkıyorlar. İnsanları da buna inandırıyorlar. Bütün bunları yaparken de, insanları inandırabilmek için, kendilerinin “Müslüman, dindar” olduklarını, hiçbir çıkar düşünmediklerini yaptıkları her şeyi halka hizmet için yaptıklarını hatta kendilerinden başkalarının “dindar olmadığını bile” söylüyor, kutsal dini inançları, kullanıyorlar.
AB ye şimdi almayın ama “İLERİDE ALIRIZ” sözü verin aday ülke yapın dediler, her dediklerini yaparak desteklerini aldılar. ABD Türk ve Müslüman Afganistan ve Irak’ ı işgal ederken stratejik ortağız, süpürmeyin kullanın dediler ABD nin desteğini de aldılar. Medya patronlarına özelleştirmelerden pay vererek veya baskı kurarak, olmadı el koyarak medyanın da desteğini aldılar. Bu nedenle, medya, iş adamları, bu sistemden pay alanlar gerçeği biliyorlar ama ses çıkarmıyorlar. Halka gerçekleri söylemiyor, dahası halkın gerçekleri görmesini engelliyorlar.
Bütün bunları rahatlıkla yapabiliyorlarsa, engellenemiyorlarsa bunun nedeni,
Toplumun örgütlü olmaması, 1980 den sonra toplumda çok fazla kirlenme olması, topluma “gemisini kurtaran kaptan, memurum işini bilir, köşeyi dön de nasıl dönersen dön, beni ısırmayan yılan bin yaşasın” zihniyetinin hakim kılınması sonucu insanların toplumsal politika ve çıkarlar yerine kişisel çıkarların peşinde koşması, bütün bu yapılanlara sessiz kalmasıdır.
En önemlisi de sol, sosyal demokrat ve merkez sağ partilerin halkın sorunlarına çözüm bulacakları bir politikaları geliştirememeleri, halka güven vermemsidir.
İŞTE BU YÜZDEN BU GÜNE KADAR EKSİKLERİ DE OLSA ÜLKEMİZDE VAR OLAN DEMOKRATİK SOSYAL, LAİK HUKUK DEVLETİNİN GELECEĞİ ÇOK CİDDİ TEHLİKE ALTINDADIR. 2007
SAYIN BAŞKANLARIMIZIN KADİR VE KIYMETLERİNİ BİLDİK Mİ?
Bu güne kadar görev yapan Belediye Başkanlarımıza “neler yaptınız?” Diye hele bir sorun, yaptıklarını anlat, anlat bitiremezler. Aslında bir şey söylemelerine gerek yok. Görünen köy kılavuz istemez! Eskiden Bergama böyle miydi? Her biri “Bergama’yı tekrar, tekrar ayağa kaldırmadılar mı?”
O zaman bizler hala neden yakınıyoruz? Son 25 yılı bir düşünelim. Başkanlarımız neler yapmış bir hatırlayalım.
Güzel bir çamlı parkımız ve Gülistan parkımız yok muydu? Aileler akşamüzeri ve akşam gelir oturur çay, meşrubat içer, yoldan geçenlere bakar günün yorgunluğunu atmaz mıydı? Bu gün de Çamlı park da, Gülistan da var. Ama eskiden mi daha iyi idi, şimdi mi?
Petek birahanelerinin ve petrol istasyonunun olduğu yer eskiden çocuk bahçesi değil miydi? Bayramda salıncaklar kurulur bayram yeri olmaz mıydı?. O zaman mı iyi idi, şimdi mi daha iyi?
Cumhuriyet meydanımızda bayram ve törenlerin yapılmaz mıydı? Arkasında Halk Eğitim merkezi ve düğün salonu, onlara bitişik bir kışlık bir yazlık sinema, onların yanında büyük bir Tekel müdürlüğü binası yok muydu? Dahası, Doktor Ziya MANKALYALI’ nın (Bergama’nın uzun yıllar tek ameliyat doktoru) muayenehanesinin de olduğu ev ve işyerleri vardı hatırlarsınız. Peki bunlar ne oldu?
Yıkıldı. Yerine meydan yapıldı. Peki meydan ne işe yarıyor? Atatürk heykeli yok (var mı?). Tören bile yapılamıyor, ortasında havuz var. Ne işe yarıyor? Belli zamanlarda Özel Bakır çay ilköğretim okulu çadırı, Ramazan ayında iftar çadırı, Ovacık altın madeninin reklamını yapan çadırlar kuruluyor. Araba modelleri tanıtılıyor. Konser izliyoruz. Ağaçların altı işsizlere mekan oluyor. Başka? Bir “havuzlu parkımız” vardı hatırlar mısınız?. Başkanlar orasından çala burasından çala, ağaçlarını kese, kese şimdi küçücük kaldı ve insanlar çadır gölgelikler altında oturuyor. Akasya parkımız yok muydu? peki ne oldu? Ya Yıldız parkımız, şimdi nerede?
En önemli mesele ulaşım değil mi? İçinde düğün ve nikah salonu, belediye ekmek fabrikası kafeterya, otobüs yazıhaneleri olan Otobüs garajımızı hatırlarsınız. Önce fırın kapattılar. Sonra ne oldu ise başkanımız binanın çatısını açmış, yağmur yağsın diye beklemiş. Bergama düğün ve nikah salonsuz kalmış, kimin umurunda.
Yağmur yağmış, su pasmış (mı?) Bergama Spor kulübünün evrakları öyle ıslanmış (mı?) Okunmaz hale gelmiş (mi?) Başkanımız hemen bu evrakları işe yaramaz diye yakmış (mı?) Bergama sporun hesabını da kimse soramamış (mı?)
Sonra bu binamız yıkmadılar mı? Etrafındaki dükkanlara tebligat çıkartılıp “acele boşaltın, kültür sarayı yapacağız” denmedi mi? Ama yıllar geçmiş dükkanlar boşalmadı ama garaj çatıya taşınmadı mı?
Bergamalı olarak buna hepimiz sevinmedik mi? Sanıyorduk ki: İzmir, İstanbul, Ankara hatta her yere bundan sonra istediğim saatte araba bulacağız üstelik ucuza gideceğiz. Bir baktık ki yeni garajda yeni firma yok. Başka otobüs garaja girmiyor. Fiyatlar değişmemiş. Dahası otobüse nereden bineceğimizi biliyor muyuz? Peki neden garaj yapıldı? Garaj neden taşındı?
Ya yollar? Başkanlar 2 yılda bir kazıp yeniden yapmadılar mı? Nedense Bergama’ da her geçen gün trafik daha sıkışıyor. Oto Park var mı? 1994 yılından bu yana binlerce inşaat yapıldı. Her birine “sen otopark yapma. Belediyeye parasını yatır, ben her mahalleye oto park yapacağım” denmedi mi? Peki hiç otopark yapıldı mı? Üstelik otopark için yatırdığımız bu paraların başka yere harcanması yasak olduğu halde hepsini başka yerlere harcamadırlar mı?
Şimdi de yeni başkanımız yolları değiştirdi. Tek yönlü yaptı. Ana yol giriş değil çıkış oldu. Ama hiç “SOLA DÖNÜŞ YOK” Herkes şikayetçi oldu. Umursamadı. En sonunda Vali bile şikayetleri duydu. Emir verdi. İlçe Trafik komisyonu toplandı. Trilyonlar harcandı, yazık olmasın, tekrar masraf çıkmasın diye yolları bozmadan, yıkmadan çözüm aradılar. Sonunda “EN İYİSİ ESKİ SİSTEM” dediler. Ancak yollar o kadar daralmıştı ki trafik eskisinden daha kötü oldu. (Bir de nedendir bilinmez, bu yola motosikletler girmesi yasaklanmış.) Izgaraları söylemeye zaten gerek yok.
Belediyemiz hala bildiğini okuyor ki yeni, yeni buluşlarla yol yapmaya devam ediyor. Ama yol kenarına araçlar park etsin diye yaptırılan ceplerden birileri paraları topluyor. Müteahitler kaza yapa para kazanıyorlar. (nedense hep ihaleleri alanlar, Panayıra gelenlerin hiç biri Bergamalı değil.) Sorarım size “BERGAMA DAHA MI GÜZEL?” 2007
O zaman bizler hala neden yakınıyoruz? Son 25 yılı bir düşünelim. Başkanlarımız neler yapmış bir hatırlayalım.
Güzel bir çamlı parkımız ve Gülistan parkımız yok muydu? Aileler akşamüzeri ve akşam gelir oturur çay, meşrubat içer, yoldan geçenlere bakar günün yorgunluğunu atmaz mıydı? Bu gün de Çamlı park da, Gülistan da var. Ama eskiden mi daha iyi idi, şimdi mi?
Petek birahanelerinin ve petrol istasyonunun olduğu yer eskiden çocuk bahçesi değil miydi? Bayramda salıncaklar kurulur bayram yeri olmaz mıydı?. O zaman mı iyi idi, şimdi mi daha iyi?
Cumhuriyet meydanımızda bayram ve törenlerin yapılmaz mıydı? Arkasında Halk Eğitim merkezi ve düğün salonu, onlara bitişik bir kışlık bir yazlık sinema, onların yanında büyük bir Tekel müdürlüğü binası yok muydu? Dahası, Doktor Ziya MANKALYALI’ nın (Bergama’nın uzun yıllar tek ameliyat doktoru) muayenehanesinin de olduğu ev ve işyerleri vardı hatırlarsınız. Peki bunlar ne oldu?
Yıkıldı. Yerine meydan yapıldı. Peki meydan ne işe yarıyor? Atatürk heykeli yok (var mı?). Tören bile yapılamıyor, ortasında havuz var. Ne işe yarıyor? Belli zamanlarda Özel Bakır çay ilköğretim okulu çadırı, Ramazan ayında iftar çadırı, Ovacık altın madeninin reklamını yapan çadırlar kuruluyor. Araba modelleri tanıtılıyor. Konser izliyoruz. Ağaçların altı işsizlere mekan oluyor. Başka? Bir “havuzlu parkımız” vardı hatırlar mısınız?. Başkanlar orasından çala burasından çala, ağaçlarını kese, kese şimdi küçücük kaldı ve insanlar çadır gölgelikler altında oturuyor. Akasya parkımız yok muydu? peki ne oldu? Ya Yıldız parkımız, şimdi nerede?
En önemli mesele ulaşım değil mi? İçinde düğün ve nikah salonu, belediye ekmek fabrikası kafeterya, otobüs yazıhaneleri olan Otobüs garajımızı hatırlarsınız. Önce fırın kapattılar. Sonra ne oldu ise başkanımız binanın çatısını açmış, yağmur yağsın diye beklemiş. Bergama düğün ve nikah salonsuz kalmış, kimin umurunda.
Yağmur yağmış, su pasmış (mı?) Bergama Spor kulübünün evrakları öyle ıslanmış (mı?) Okunmaz hale gelmiş (mi?) Başkanımız hemen bu evrakları işe yaramaz diye yakmış (mı?) Bergama sporun hesabını da kimse soramamış (mı?)
Sonra bu binamız yıkmadılar mı? Etrafındaki dükkanlara tebligat çıkartılıp “acele boşaltın, kültür sarayı yapacağız” denmedi mi? Ama yıllar geçmiş dükkanlar boşalmadı ama garaj çatıya taşınmadı mı?
Bergamalı olarak buna hepimiz sevinmedik mi? Sanıyorduk ki: İzmir, İstanbul, Ankara hatta her yere bundan sonra istediğim saatte araba bulacağız üstelik ucuza gideceğiz. Bir baktık ki yeni garajda yeni firma yok. Başka otobüs garaja girmiyor. Fiyatlar değişmemiş. Dahası otobüse nereden bineceğimizi biliyor muyuz? Peki neden garaj yapıldı? Garaj neden taşındı?
Ya yollar? Başkanlar 2 yılda bir kazıp yeniden yapmadılar mı? Nedense Bergama’ da her geçen gün trafik daha sıkışıyor. Oto Park var mı? 1994 yılından bu yana binlerce inşaat yapıldı. Her birine “sen otopark yapma. Belediyeye parasını yatır, ben her mahalleye oto park yapacağım” denmedi mi? Peki hiç otopark yapıldı mı? Üstelik otopark için yatırdığımız bu paraların başka yere harcanması yasak olduğu halde hepsini başka yerlere harcamadırlar mı?
Şimdi de yeni başkanımız yolları değiştirdi. Tek yönlü yaptı. Ana yol giriş değil çıkış oldu. Ama hiç “SOLA DÖNÜŞ YOK” Herkes şikayetçi oldu. Umursamadı. En sonunda Vali bile şikayetleri duydu. Emir verdi. İlçe Trafik komisyonu toplandı. Trilyonlar harcandı, yazık olmasın, tekrar masraf çıkmasın diye yolları bozmadan, yıkmadan çözüm aradılar. Sonunda “EN İYİSİ ESKİ SİSTEM” dediler. Ancak yollar o kadar daralmıştı ki trafik eskisinden daha kötü oldu. (Bir de nedendir bilinmez, bu yola motosikletler girmesi yasaklanmış.) Izgaraları söylemeye zaten gerek yok.
Belediyemiz hala bildiğini okuyor ki yeni, yeni buluşlarla yol yapmaya devam ediyor. Ama yol kenarına araçlar park etsin diye yaptırılan ceplerden birileri paraları topluyor. Müteahitler kaza yapa para kazanıyorlar. (nedense hep ihaleleri alanlar, Panayıra gelenlerin hiç biri Bergamalı değil.) Sorarım size “BERGAMA DAHA MI GÜZEL?” 2007
BASIN VE GERÇEKLER
Bu gün ülkemizde köylü, işçi, kamu görevlisi, küçük esnaf halinden memnun değil. Ama halinden memnun olanlarda var. İş adamları. TÜSİAD, TOBB. Halinden memnun. Borsadaki yabancılar, dolara yüksek faiz alan yabancılar memnun. Zenginin daha zengin olduğu, özelleştirmeler nedeniyle devletin dev tesislerini ucuza kapanlar memnun. AB bütün isteklerini yaptırabildiği, ABD ise orta doğuda petrol kaynaklarına el koyarken planlarına destek olduğu, en azından karşı çıkmadığı için memnun.
Gazeteleri okuyoruz. TV leri dinliyoruz ülke ekonomisi iyiye gidiyor. Milli gelir artıyor. Yabancı sermaye geliyor. Döviz stoku artıyor. Hayret ediyoruz. Madem ülkemizin durumu bu kadar iyi peki bizim durumumuz neden kötü? Biz aptal, beceriksiz olduğumuzdan mı? Hayır kabahat bizde değil. Çünkü bize doğruları söylemiyorlar. Biz her şeyi medyadan (TV ve gazetelerden) öğreniyoruz. Peki basın tarafsız mı? Yani bizler TV, radyo ve gazetelerden doğru haberler alabiliyor muyuz? Ülkemizde Medya kimin kontrolünde?
Ülkemizde 2 büyük medya gurubu var. Sabah ve doğan gurubu. Sabah gurubu devletin kontrolüne geçti. Sabah gazetesinde yönetici ve İktidar yanlısı olan Fatih ALTAYLI bile bu gazeteden ayrılmak zorunda kaldı. Çünkü bu medya gurubuna el koyan TMSF gazetenin yayınlarına müdahale ettiği için. Doğan gurubu ise en azından siyasi iktidara muhalefet etmiyor. Çünkü bu medya gurubunun patronu ayni zamanda iş adamı olması. İktidarla takışmak istememesi.
Medya sadece ülkemizde değil dünyada da tarafsız değil. Basın tekellerinin kontrolünde. Dünyadaki bütün medya ABD tekelinde. Dünyada olan bütün olaylar ABD ye bağlı haber ajansları tarafından dünyaya dağıtılıyor. Bu haber tekelleri istedikleri haberleri dağıtıyor, istediklerini dağıtmıyor. Bazı haberleri ise çarpıtarak dağıtıyor. Çünkü bu haber kanalları emperyalist, küresel sermayenin temsilcisi ülke ve şirketlerin kontrolündedir. Irak savaşında bu çok açık görüldü. ABD belli basın kuruluşlarının Irak da serbestçe çalışmasına izin verdi. Bunlara iliştirilmiş gazeteciler denildi. Bu basın kuruluşları Irak da ne olursa olsun bütün haberleri ABN nin istediği şekilde verdi. Bir El Cezire TV çıktı insanlar gerçeği öğrendi. Irak da gerçeğin hiç de ABD nin yansıttığı gibi olmadığını gösteren tarafsız bir habercilik yapmaya başladı. ABD nin yalanları açığa çıktı. Bütün dünya ABD basın kuruluşlarının haberlerine değil El Cezire TV haberlerine inanmaya başladı. ABD den gelen haberlerden öğreniyoruz ki ABD vatandaşları Irak da neler olduğunu doğru ve tam olarak bilmiyor.
Doğruları öğrenmek, kimin haklı kimin haksız olduğuna karar verebilmek için basının her olayı yalansız, gerçekçi bir şekilde bize ulaştırması lazım. Eğer bize dorular söylenmiyorsa, en azından gerçek olaylar bizden gizleniyorsa biz haksız olanlara destek verir, gerçekten haklı olanlara kızarız. Bu nedenle tarafsız bir basın şarttır. İşte bunun için basın özgürlüğü şarttır. İşte bunun için tarafsız bir basın yoksa demokrasi de yoktur. Güney Amerika yakın zamana kadar ABD nin arka bahçesi idi. Bu kıtadaki bütün ülke yönetimleri ABD yanlısı idi. Eğer iktidara ABD nin istemediği kişi veya partiler gelirse ABD destekli askeri darbeler yapılırdı. Bu kıtada bir çok ülke yıllarca faşist askeri diktatörlüklerle yönetildi. Son yıllarda bu ülkelerin çoğu sol, sosyalist kişileri ve partileri iktidara getirdi. Bütün bu ülkelerde olanları biz hep ABD haber ajanslarını kanalıyla öğreniriz. Tabi bu haberler hep ABD yanlısıdır. Venezuella devlet Başkanı Cavez "bağımsız haber ajansımızı kuracağız" bu şekilde dünya gerçekleri öğrenecek diyor. Evet doğru karar verebilmek için olaylar hakkında doğru bilgiye sahip olmakla mümkündür.
Ülkemizde medya patronları ayni zamanda iş adamı olduğundan iktidarla aralarının açılmasını istemezler. Eğer iktidarı kızdırırlarsa vergi denetimleri yapılır. Devlet ihalelerine giremezler. Bu nedenle iktidar yanlısı olmasalar bile etliye sütlüye karışmazlar. TV lar da magazin programları, kadın programları yaparlar. Şarkıcı, türkücü seçerler. Gelin kaynana geçimsizliği programları yaparlar. Kayıpları bulurlar. Gazetelerinde trafik kazaları, kapkaç, kayıp, hırsızlık haberleri yer alır. İşçinin, köylünün, kamu emekçisinin, dar gelirlinin derdi ile hiç ilgilenmezler. TBMM de, mitinglerde, işçi, köylü, memur hak ararken kavga dövüş varsa gösterirler.
Geriye gitmeye gerek yok. Son günlerde yer yerinden oynuyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi, erken seçim, bir milyondan fazla kişinin katıldığı TANDOĞAN mitingi. Kaç TV verdi? Tepkiler gelince, baktılar ki bu milyonlar bilinçli insanlar, vermeyen TV leri boykot edebilirler, reytingleri ve bun yüzden reklam gelirleri düşer mecburen Çağlayan mitingini "ama iktidarı da darılmayacak şekilde" verdiler.
Siz medyanı hepsine, her yazdığına güvenmeyin. Yaşadıklarınız, düşündüklerinizle medyanın yazdıkları, söyledikleri farklı olabilir. Ama gerçekler sizin yaşadıklarınızdır. Etrafınıza bakın. Gerçekler arkadaşlarınızın, komşularınızın yaşadıkları düşündükleridir. Siz bu iktidardan şikayetçi iseniz medya ülkenin çok iyi durumda olduğunu söyleyebilir. Sen yaşadıklarına, gördüklerine, çevrene bak. Sen medyanın kötü veya iyi dediğine değil gerçek yaşamına inan. 2007
Gazeteleri okuyoruz. TV leri dinliyoruz ülke ekonomisi iyiye gidiyor. Milli gelir artıyor. Yabancı sermaye geliyor. Döviz stoku artıyor. Hayret ediyoruz. Madem ülkemizin durumu bu kadar iyi peki bizim durumumuz neden kötü? Biz aptal, beceriksiz olduğumuzdan mı? Hayır kabahat bizde değil. Çünkü bize doğruları söylemiyorlar. Biz her şeyi medyadan (TV ve gazetelerden) öğreniyoruz. Peki basın tarafsız mı? Yani bizler TV, radyo ve gazetelerden doğru haberler alabiliyor muyuz? Ülkemizde Medya kimin kontrolünde?
Ülkemizde 2 büyük medya gurubu var. Sabah ve doğan gurubu. Sabah gurubu devletin kontrolüne geçti. Sabah gazetesinde yönetici ve İktidar yanlısı olan Fatih ALTAYLI bile bu gazeteden ayrılmak zorunda kaldı. Çünkü bu medya gurubuna el koyan TMSF gazetenin yayınlarına müdahale ettiği için. Doğan gurubu ise en azından siyasi iktidara muhalefet etmiyor. Çünkü bu medya gurubunun patronu ayni zamanda iş adamı olması. İktidarla takışmak istememesi.
Medya sadece ülkemizde değil dünyada da tarafsız değil. Basın tekellerinin kontrolünde. Dünyadaki bütün medya ABD tekelinde. Dünyada olan bütün olaylar ABD ye bağlı haber ajansları tarafından dünyaya dağıtılıyor. Bu haber tekelleri istedikleri haberleri dağıtıyor, istediklerini dağıtmıyor. Bazı haberleri ise çarpıtarak dağıtıyor. Çünkü bu haber kanalları emperyalist, küresel sermayenin temsilcisi ülke ve şirketlerin kontrolündedir. Irak savaşında bu çok açık görüldü. ABD belli basın kuruluşlarının Irak da serbestçe çalışmasına izin verdi. Bunlara iliştirilmiş gazeteciler denildi. Bu basın kuruluşları Irak da ne olursa olsun bütün haberleri ABN nin istediği şekilde verdi. Bir El Cezire TV çıktı insanlar gerçeği öğrendi. Irak da gerçeğin hiç de ABD nin yansıttığı gibi olmadığını gösteren tarafsız bir habercilik yapmaya başladı. ABD nin yalanları açığa çıktı. Bütün dünya ABD basın kuruluşlarının haberlerine değil El Cezire TV haberlerine inanmaya başladı. ABD den gelen haberlerden öğreniyoruz ki ABD vatandaşları Irak da neler olduğunu doğru ve tam olarak bilmiyor.
Doğruları öğrenmek, kimin haklı kimin haksız olduğuna karar verebilmek için basının her olayı yalansız, gerçekçi bir şekilde bize ulaştırması lazım. Eğer bize dorular söylenmiyorsa, en azından gerçek olaylar bizden gizleniyorsa biz haksız olanlara destek verir, gerçekten haklı olanlara kızarız. Bu nedenle tarafsız bir basın şarttır. İşte bunun için basın özgürlüğü şarttır. İşte bunun için tarafsız bir basın yoksa demokrasi de yoktur. Güney Amerika yakın zamana kadar ABD nin arka bahçesi idi. Bu kıtadaki bütün ülke yönetimleri ABD yanlısı idi. Eğer iktidara ABD nin istemediği kişi veya partiler gelirse ABD destekli askeri darbeler yapılırdı. Bu kıtada bir çok ülke yıllarca faşist askeri diktatörlüklerle yönetildi. Son yıllarda bu ülkelerin çoğu sol, sosyalist kişileri ve partileri iktidara getirdi. Bütün bu ülkelerde olanları biz hep ABD haber ajanslarını kanalıyla öğreniriz. Tabi bu haberler hep ABD yanlısıdır. Venezuella devlet Başkanı Cavez "bağımsız haber ajansımızı kuracağız" bu şekilde dünya gerçekleri öğrenecek diyor. Evet doğru karar verebilmek için olaylar hakkında doğru bilgiye sahip olmakla mümkündür.
Ülkemizde medya patronları ayni zamanda iş adamı olduğundan iktidarla aralarının açılmasını istemezler. Eğer iktidarı kızdırırlarsa vergi denetimleri yapılır. Devlet ihalelerine giremezler. Bu nedenle iktidar yanlısı olmasalar bile etliye sütlüye karışmazlar. TV lar da magazin programları, kadın programları yaparlar. Şarkıcı, türkücü seçerler. Gelin kaynana geçimsizliği programları yaparlar. Kayıpları bulurlar. Gazetelerinde trafik kazaları, kapkaç, kayıp, hırsızlık haberleri yer alır. İşçinin, köylünün, kamu emekçisinin, dar gelirlinin derdi ile hiç ilgilenmezler. TBMM de, mitinglerde, işçi, köylü, memur hak ararken kavga dövüş varsa gösterirler.
Geriye gitmeye gerek yok. Son günlerde yer yerinden oynuyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi, erken seçim, bir milyondan fazla kişinin katıldığı TANDOĞAN mitingi. Kaç TV verdi? Tepkiler gelince, baktılar ki bu milyonlar bilinçli insanlar, vermeyen TV leri boykot edebilirler, reytingleri ve bun yüzden reklam gelirleri düşer mecburen Çağlayan mitingini "ama iktidarı da darılmayacak şekilde" verdiler.
Siz medyanı hepsine, her yazdığına güvenmeyin. Yaşadıklarınız, düşündüklerinizle medyanın yazdıkları, söyledikleri farklı olabilir. Ama gerçekler sizin yaşadıklarınızdır. Etrafınıza bakın. Gerçekler arkadaşlarınızın, komşularınızın yaşadıkları düşündükleridir. Siz bu iktidardan şikayetçi iseniz medya ülkenin çok iyi durumda olduğunu söyleyebilir. Sen yaşadıklarına, gördüklerine, çevrene bak. Sen medyanın kötü veya iyi dediğine değil gerçek yaşamına inan. 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)