30 Ocak 2008 Çarşamba

DOKTOR CİVANIM

Doğu ve güneydoğu Anadolu 80 yıldır kalınmamış, hep mahrumiyet bölgesi olmuştur. Cumhuriyetle birlikte Anadolu’nun, Doğu ve güney doğunun kalkınması için Devlet öncülüğünde; Köy enstitüleri, fabrikalar, maden araştırmaları, et ve tavuk tesisleri, yem fabrikaları ve daha birçokları Anadolu’nun en ücra yerlerine yapıldı.

Ancak 1950 de DP iktidarı ile birlikte A. MENDERES, S. DEMİREL ve T. ÖZAL tarafından özel sektör eliyle kalkınma modeli benimsenmiş, yatırım için özel sektöre teşvik ve krediler verilmiştir. Fakat verilen milyarlarca dolar krediler özel sektör tarafından Anadolu’da değil batıda kullanılmış, doğu ve güney doğuda değişen hiçbir şey olmamış üstelik bu kredilerin birçoğu geri alınamamıştır. Dahası var olan kamu tesisleri özelleştirme adı altında özel sektöre yok pahasına verilmiş, kapanmış, tarımla ve hayvancılıkla uğraşan köylü, buralarda çalışan işçi perişan olmuştur.

Şimdi doğu ve güney doğuda yani geri kalmış bölgelerde görev yapacak doktorlara (UZMAN DOKTOR) zorunlu görev yasası çıkarıyorlar, yasa Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilince kızıp BİZDE DOKTOR İTHAL EDERİZ diyorlar. Birkaç gün geçmeden bunun hiç kolay olmadığı, gelecek doktorun doğu ve güney doğuya gönderilemeyeceği, Türkçe bilmesi, bitirdiği okulun denkliği gibi imkansız denecek zorlukları olduğu sağlık bakanı tarafından bile açıklanıyor. Üstelik doğu ve güney doğuda görev yapan birçok uzman doktorun yakın zamanda batıya tayininin yapıldığı anlaşılıyor. Uzmanlık sınavını kazanmış birçok doktorunda atama beklediği, birçoğunun “NEREYE OLSA GİDERİM” dediği açığa çıkıyor. Hatta evli bir uzman doktorun ataması yapılmadığı ve geliri olmadığı için eşi doğum yapacağından YEŞİL KART almak için başvurduğu anlaşılıyor. Hekimler odası, sadece doktor tayin etmekle soruna çözüm bulunmaz. Hastane, araç, gereç, tıbbı malzeme hepsinden önemlisi hemşire, ebe ve sağlık elemanı olmadan olmaz diyorlar. Yani askere silah ve cephane vermeden “git düşmanla savaş” denilemiyorsa, doktora da tıbbi araç gereç, hemşire, sağlık memuru ve ebe olmadan “git hastalıklarla savaş” diyemezsin demek istiyorlar.

Ben her devlet memurunun “ÖZELLİKLE DOKTOR VE ÖĞRETMENİN” yurdun her bölgesinde belli süreler zorunlu olarak görev yapması gerektiğine inandım, inanıyorum ve bunu savunuyorum. HİPOKRAT YEMİNİ ETMELERİNE RAĞMEN geçmişte de, bu gün de doktorlar doğu ve güneydoğu bölgelerinde (mahrumiyet yerlerinde) çalışmak istemediler, istemiyorlar. (istisnalar kaideyi bozmaz) Sosyal yaşam koşulları yokmuş, hastaneler boşmuş ve daha bir çok nedenle kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Kimse doktorlardan ömür boyu mahrumiyet bölgelerinde görev yapmasını istemiyor. Her doktor 2 yılını olsun mahrumiyet bölgesinde geçirse sorun belki kendiliğinden çözülecek. Uzman doktor olunca hastanelere tıbbi araç gereç, hemşire, hasta bakıcı da verilecek. Çok daha önemlisi hastaların bir çoğu özellikle çocuklar ölmeyecek, sakat kalmayacak. Doğu ve güney doğudaki insanlarında yaşama hakkının en az batıdakiler kadar olduğuna inanmalıyız. Bu konuda sadece doktorları suçlamıyorum. Ülkemizde her iktidar tarafından yasalara rağmen torpil, adam kayırma, eşe, dosta, partiliye ayrıcalıklı davranmaları hep olmuştur, olmaktadır. Doğu ve güney doğuda memur olarak görev yapıyorsan tayin yaptırman için çok kuvvetli bir torpil bulman gerekir.

1987 de TUNCELİ devlet hastanesinde ayni zamanda başhekim olan sadece 1 uzman doktor vardı yerine kimseyi veremedikleri için 12 yıldır oradaydı. Sonunda bir tayin yapıldı ve o gitti. Basında Doktorların para ile tayinini yaptıran bir şebeke haberi çıktı. Bu haberde Tunceli devlet hastanesi başhekimi tek uzman doktorun (en az 7-8 yıldır oradaydı) adı da geçiyordu. 1992 de Erzincan ve Pülümür depremi oldu. Bu nedenle 3 aylık geçici görevle uzman doktorların tayinleri yapıldı TUNCELİ’ ye. Fakat birçoğu gelmedi. Birçoğu zorunlu hizmet süresince ya izin kullandı veya rapor aldı. Hatta tayini yapılan bir uzman doktorun izin ve rapor alamayınca bilerek trafik kazası yaptığını söylüyordu valimiz. Halbuki başta vali olmak üzere gelen doktorlar öyle el üstünde tutuluyordu ki şaşardınız. Bu nedenle bazı doktorlar geçici görev süresinin uzatılmasını istemişlerdi. Depremden dolayı ölü yaralı da yoktu. Deprem telaşı bittikten sonra doktor tayinleri durdu.

1986 yılında kadastro müdürü olarak TUNCELİ’ ye tayinim çıktığında tüm arkadaş ve dostlarımın karşı çıkmasına rağmen ailemi de alarak gittim. TUNCELİ birinci derecede kalkınmada öncelikli ve olağanüstü hal kapsamında bir il. 3 yıl görev yaparsam geri gelirim diye düşünüyordum. Ne safmışım. 5,5 yıl sonra zorla tayin yaptırabildim.

Bunlar birkaç örnek ve doğu ve güney doğu Anadolu hep mahrumiyet yeri olmuştur. Buralara devlet memuru olarak atananlar ya sürgün ya ilk atama (yargıç, asker, kaymakam gibi zorunlu hizmeti olanlar dışında) olmuştur. Siyasi iktidarlar yakınmaz, şikayet edemez, başkalarını suçlayamaz. Hele Anayasayı bile değiştirecek bir çoğunlukla tek başına iktidar ise suçu başkasına atmaya hiç mi hiç hakkı yoktur.

Ancak iktidar ne kadar büyük çoğunlukta olursa olsun çıkardığı yasalar anayasaya, yaptıkları uygulamalar yasalara aykırı olamaz.

Demokrasilerde kimse her istediğini yapamaz, yaptırmazlar. 2006

DİLENCİYE PARA VERMEK

Ülkemizin herhangi bir köşesinde bir afet, deprem olduğunda oradaki insanlara yardım etme yarışına gireriz. Giyecek, yiyecek, para her türlü yardımıma koşarız. Ama hep bir kaygımız vardır. BU YARDIMLAR YERİNE ULAŞIYOR MU? Çünkü medyadan öğreniriz ki bazı yardımlar yerine ulaşmıyor hatta bazı kişiler tarafından pazarlar da bile satılıyor. Sade vatandaş olarak bizler zor geçiniyoruz. Buna rağmen bizden çok daha kötü durumda olanları görüp duydukça çocuğumuzun, kendimizin boğazından biraz daha kesip yardımdan kaçınmıyoruz.

Çevremizde her geçen gün dilencilerin sayısı artıyor. Bazısı cami önünde, işlek bir caddenin köşe başında sakat, kör, yaşlı olduğunu söyleyip oturduğu yerden sadaka istiyor. Bir kısmı kadın ve kucağında küçük bir çocuk, başı bazen türban, bazen normal örtülü dükkan, kahvehane, birahane, meyhane gezip dileniyor ve sadaka istiyor. Bir kısmı eline ucuz mendil, kalem tipi şeyler almış, sözde dilenmiyor da onları satıyor ama aslında dileniyor.

Bazen de gençler geliyor kız veya erkek. Bilmem hangi yabancı il veya ilçedeki okulda okuyorum, sakız, kalem v.b satıp okul masrafımı çıkarıyorum diyor, aslında o da dileniyor. Kimi memlekete gitmek için yol parası ister, bilet alayım desen kabul etmez, Kimi açım der yemek yedireyim dediğinde hayır para ver der. Kimi hasta annesini veya çocuğunu tedavi veya ameliyat yaptıracağını söyler. Kimi önünüze sağır dilsiz olduğu yazılı kağıtları koyarak para ister.

Kimi bilmem hangi ilin ilçesinden yardım toplayabilir diye imzalı ve mühürlü bir kağıdı göstererek para ister. Saymakla bitmez, belki yüzlerce çeşidi var dilenmemin. Her ne şekilde dileniyor olurlarsa olsunlar, ağızlarında hep hayır dua eksik olmaz. Çocuğunuza, ananıza, babanıza akla gelebilecek yedi sülalenize acıklı şekilde hayır dualar eder, “SADAKA” isterler.

Bir çoğumuz onların bu dualarına aldanır para veririz. Kimimiz “gerçekten ihtiyacı olmasa neden dilensin” der acır para veririz. Onların amacıda kendilerine acındırmak ve binlerce kez tekrarladıkları duaları ile dini duygularınızı etkilemektir.

Bu kişiler GERÇEKTEN MUHTAÇ MIDIR? Yoksa DİLENCİLİĞİ MESLEK EDİNMİŞ KİŞİLER Mİ? Diye düşünmüşüzdür ama verdiğimiz paranın küçük olduğunu düşünür önemsemeyiz. Fakat bizim gibi günde kaç kişi düşünüp para vermiştir diye düşünmeyiz.

Dilencilik ilk başlarda hiç kolay değildir. En zor yanı “UTANMA DUYGUSU” dur. Gerçekten insan çok muhtaç bile olsa bir şey isterken utanır. Dilenciler ilk günlerde utangaçtır. Yüzümüze bakamaz. Para verince duasını bile zor duyarsınız. Ama böyle kazanmanın tadını aldıklarında utanma duyguları kaybolur, ondan sonrası kolaydır. Utanmaz, umursamaz olurlar. Halk arasında derler ya manda derisi gibi suratları olur. Sert hissiz ve duygusuz. Para kazanmanın, zengin olmanın yolunu bulmuşlardır. Bundan sonra dilencilik insanın içine öyle bir işler ki ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, dilenmekten vaz geçemezler.

Dilenmenin cezası da yoktur. En fazla üzerindeki parayı alırlar, şehir dışına gönderirler. (şimdi yasa çıkarılarak dilenmek yasaklandı. Dilenene de, verene de ceza var. Ama kim dinler? Her gün dilencilerin sayısı artıyor ne karışan var ne ceza yazan.)


Gücümüz var eğer gerçekten birilerine yardım yapmak istiyorsak bildiğimiz kişilere neden yapmazsınız? Denilebilir ki “ben dilenciye yılda birkaç kez 10 veya 25 kuruş veriyorum. Bununla başkasına yardım yapılmaz ki? Eğer gerçekten maddi durumunuz yardıma uygun değilse yardım yapmak, sadaka vermek şart değil ki. İyi niyetle, acıyarak dilenciye verdiğin bir çay parası dahi olsa sadaka değil, senin dini duygularını, sömüren bir sahtekara verilen paradır. Dilencilere ne kadar çok para verilirse dilencilik yapanların sayısı da o kadar artar. Dilenciye verilen her kuruş sahtekarlara verilen bir servettir. Gazeteler, TV de görüyoruz yakalanan dilencilerin bankalarda milyarları, birkaç evi ve arabasının olduğu. Bütün bunları duyduğumuz halde yinede dilenciye para veriyoruz.

İhtiyacı olana yardım yapmak insani bir duygudur. Yardımı yaparken o kişinin gururunu kırmadan yapılmalıdır. İhtiyacı olan, zor durumda kalan kişi her önüne gelenden değil, yakınlarından, dost ve arkadaşlarından yardım ister. Bunu yaparken bile utanır, sıkılır, yüzü kızarır. Aslında gerçekten dost ve arkadaşlarımızın daha istemeden yardıma muhtaç olduğunu bilip yardım elimizi uzatmamız gerekir. Eğer tanımadığımız kişilere yardım edeceksek, okul idarelerinden, muhtarlardan veya tanıdıklarımızın çevresinden yardıma muhtaç kişileri öğrenir öyle yardım yaparız. Böyle olunca yardımlarımızın gerçekten ihtiyacı olan kişilere yapıldığından emin oluruz.

Yardım veya hayırlar yerinde ve uygun kişilere yapılırsa makbul olur. Günümüzde adet haline gelen camilerde lokma hayrı yerine öğrenciye kitap, defter, giyim, ayakkabı, ihtiyacı olan fakir ailelere kışlık yakacak veya yiyecek yardımı yapılsa daha iyi olmaz mı?

Lokmayı ihtiyacı olan veya olmayan herkes yiyor ama yiyenleri karnı bile doymuyor. Hayrın sadece ihtiyacı olana ve daha yararlı bir şekilde yapılması daha uygun olmaz mı? Her şey uygun verinde yapılırsa bir faydası olur. Yardımlarda öyledir. 2006

SEN MİLLETİN VEKİLİSİN

Biliyoruz seni liderin milletvekili adayı yaptı. Ama sen vatandaşın partine verdiği oylarla milletvekili oldun. Liderinin ve sen seçimler öncesinde DÜRÜSTLÜK sözü verdin. YOLSUZLUK, YOKSULLUK ve İŞSİZLİĞE çözüm bulacağınıza söz verdiğiniz için vatandaş partinize oy verdi. Milletvekili seçildikten sonra % 99 u Müslüman olan ülkemizin, TBMM de tamamı Müslüman olan milletvekilleri olarak kürsüye çıktınız ve canlı yayında Anayasaya bağlı kalacağınıza yemin ettiniz.

Meclis çoğunluğunu oluşturan partinin milletvekilleri; sizin sorumluluk ve vebaliniz muhalefet milletvekillerinden daha ağır. Çünkü siz hem iktidar olduğunuz için hükümete destek olmak zorundasınız. Hem de hükümetin yanlışlarına dur demek zorundasınız.

“Ben hükümet üyesi (BAKAN) değilim” deyip sorumluluktan, günah ve vebalden kurtulamazsın. TBMM de görüşülen yasa tasarı ve önerilerini çok iyi incelemelisin. Bütün konuşmaları çok iyi dinlemelisin. Anlamadığın, içine sinmeyen hususlar varsa, parti yöneticilerine bunları iletmelisin.

Ama öyle yapmıyorsun. Konuşmaları dinlemiyorsun. Oylama sırasında gurup başkanlarına bakıyor, o el kaldırıyorsa sende kaldırıyorsun.

İkinci bir sorumluluğunda DENETİMDİR.

Liderinin Başbakan, partili arkadaşlarının bakan olduğu hükümeti desteklerken, bir yandan da hem hükümette, hem hükümetin atadığı bürokratlarda ve bunların yaptığı bütün uygulamalara bakmak, sorun ve şikayetlere kulak vermek, yolsuzluk ve usulsüzlükler oluyorsa karşı çıkmak zorundasın.

Tüm yolsuzluk iddialarını “yalan, iftira, partimizi ve hükümetimizi yıpratmak istiyorlar” diye hemen ret edemezsin. Aslını, doğru ve yanlış olduğunu araştırmak zorundasın.

Sen milletvekili olarak liderini değil vicdanının sesini dinleyip oy vermek zorundasın. Sen milletvekili olarak “beni liderim seçtirdi, karşı çıkarsam bir daha aday göstermez” diye düşünemezsin. Seni kim seçtirmiş olursa olsun sen MİLLETİN VEKİLİSİN. Sen artık liderin değil milletin isteklerine göre hareket etmelisin.

Milletvekili vicdanı ile bir daha seçilmek arasında sıkışmamalı. Milletvekili olarak görevini yaparsa, milletin dert ve sorunlarını TBMM de gündeme getiriri çözümlenmesi için çaba harcarsa, verdiği her oyda doğru bildiği, inandığı ve kimsenin etkisinde kalmadan vicdanının sese kulak verirse işte o zaman görevini başarmıştır. İşte o zaman inançlarına, ettiği yeminlere ve vatandaşlara verdiği sözlere sadık kalmış demektir.


Aslında milletvekillerinin ilk değiştirilmesini isteyeceği şey kendilerini vatandaşın değil liderin aday göstermesi uygulamasıdır. Her milletvekili “BENİ NEDEN ADAY OLARAK MİLLET BELİRLEMİYOR?” diye sormalıdır liderine.

Bir çok kez seçimler baskın olarak yapılıyor. Lider ve parti yöneticileri zaman dar, vakit yok diye ön seçim yapmıyor.

Fakat ne zaman olacağı belli seçimlerde de durum değişmiyor. Geçtiğimiz yerel seçimlerin ne zaman yapılacağı 5 yıl önceden belli olmasına rağmen, ülkenin en ücra köşesindeki belediye başkan adayını, hatta il genel meclisi adayını bile liderler belirledi. Kimse de itiraz etmedi. Milletvekili adayları belirlenirken de kimse ses çıkarmıyor. KİMİN ADAY OLACAĞINA PARTİLİLER KARAR VERSİN diyen olmuyor. Ne zaman ki partilerde liderler milletvekili adaylarını açıklıyor işte o zaman aday gösterilmeyenler, seçilemeyecekleri sıralara konan milletvekilleri DEMOKRASİ KAHRAMANI kesiliyor. Ama hiç biri inandırıcı olamıyor.

Öğreniyoruz ki, bazı bakanlar atanmalarından önce tarihsiz istifa dilekçesi veriyorlarmış Başbakana. Yine öğreniyoruz ki bazı yasa tasarıları veya yine bakanlar boş kararnameleri imzalayıp Başbakana veriyorlarmış. Bunları duydukça şaşırıyoruz. Güven duygusu denilse de, bana güven duymayana ben neden güveneyim? Diye düşünen acaba yok mu?

Sayım milletvekilleri;

Lütfen liderin değil, milletin vekili olduğunuzu hiç aklınızdan çıkarmayın. Bildiğim kadarıyla büyük çoğunluğunuzun maddi durumu iyi. Zaten 4 veya 5 yıl milletvekili olarak görev yaparak hem kıyak emekliliği hem de ömür boyu kendiniz ve aileniz için bazı ayrıcalıkları elde ettiniz. Bir daha seçilmeseniz de KIYAMET KOPMAZ.

Her fırsatta Müslüman olduğunuzu dile getiren bir kişi olarak, bu dünyada işlediğiniz günahların hesabını öbür dünyada vereceğinize inanan müminler olarak. ettiğiniz yemine ve vicdanınıza sadık kalın. Liderinizin değil milletin vekili olun. Eğer lider sultasını kırıp, liderin değil milletin vekili olursanız kesinlikle liderinizin, halkın gözünde çok daha saygın bir hale geleceksiniz. Birçok sorun daha kolay çözülecek.

Vatandaşın milletvekillerinden beklediği en önemli görevlerden biri de budur.

Lideriniz seçilse de, seçilemese de tam olarak halkın arasına girmiyor, giremiyor. Ama siz milletvekili olarak halkın arasına girmek zorunasınız. Milletvekili seçilemediğinizde ne kadar ayrıcalığınız olsa da sade vatandaş olacaksınız. Halkın arasına gireceksiniz. Bunu unutmayın.

AÇIKLAMA: Fuat GEÇEN Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hatay milletvekili. AKP şimdi onu ihraç istemi ile disiplin kuruluna veriyormuş. Peki suçu ne imiş? Hatay’da ve hükümette yapıldığı söylenen yolsuzluk iddialarına hemen yalan, iftira demeyelim araştıralım, doğru ise yapanları cezalandıralım, yalan ise hep birlikte arkadaşlarımızı savunalım demek. 2006

CHP, İŞ BANKASI, TTK VE TDK:

ATATÜRK' ün iş bankasındaki hissesini CHP gözetimine bırakmış Ancak buradan gelecek paraların nereye verileceğini de belirtmiş. Bunların ikisi Türk dil (TDK) ve Türk tarih (TTK) kurumları.

Atatürk mirasını kurumlar kimseye bağılı olmasın, tamamen bağımsız olsunlar diye düşünmüş.

Ancak 12 eylül askeri yönetiminde CHP kapatıldı. TDK ve TTK nun yapısı değiştirilerek bağımsızlıkları ellerinden alındı. Hatta o günlerde İş bankası sermaye artırımı yaparak CHP hissesini çok az miktara düşürdü. CHP tekrar açıldıktan sonra mahkeme kararı ile yine CHP hissesi eski haline geldi Ancak TDK ve TTK na paylarını vermedi. Gerekçe olarak bu kurumları özerk ve bağımsız yapılarının değiştirildiğini öne sürdü. Şu anda bu konu mahkemede.

Düşünüyorum da bunları ben biliyorum da sayın başbakanın danışmanları nasıl bilmiyor hayret ediyorum. 2006

DEMOKLESİN KILICI ve BÜYÜK BULUŞMA

Eski tarihte bir ülkede DEMOKLES isimli çok adil bir kral varmış. Bir gün halktan birinin "ÜLKEYİ YÖNETMEYE NE VAR, BENDE YAPARIM" dediğini duymuş. Saraya çağırmış. Biraz konuştuktan sonra "geç tahta otur. Ülkeyi bir ay sen yönet" demiş. Biraz tereddütten sonra kralın ciddi söylediğini anlamış ve geçip tahta oturmuş. Bir ara gözü yukarı kaymış. Bir bakmış ki büyük bir kılış ibrişim kadar ince bir iple tam tahtın üstünde tavan asılı duruyor. Krala bu ne diye sormuş. Kral "ülkeyi yönetirken, haksızlık, adaletsizlik yaparsan başına düşebilecek bir kılıçtır" demiş.

DEMOKRASİ idaresinin kökünün bu olduğu söylenirdi. Şimdilerde demokrasi hep lafta kaldığından bu hikayeyi hiç duymuyorum.

Maliye bakanlığı Devletin parasının, taşınır, taşınmaz her şeyinin emanet edildiği bir görevdir. Bu görevi üstlenen kişiye ülkemizin çoluk, çocuk, kadın, erkek, yaşlı genç, yoksul, fakir 65 milyon vatandaşın ortak malları ve hakları emanet edilmektedir. Tepesinde DEMOKLESİN (adaletin) KILICI sallanır. Maliye bakanları yapacakları en küçük bir haksızlıkta DEMOKLESİN KILICINI bilmeli, SAMANYOLU TV de BÜYÜK BULUŞMA adlı diziyi izlemeli.

Hürriyet gazetesinde 29 ocak 2006 günü Ahmet HAKAN diyor ki:

Kemal UNAKITAN siyasete girmeden önce çalıştığı AL BARAKA TÜRK bankasın da ilk defa gördüğümde, Sakallı, elinde tespih, dünya malına önem vermeyen tevekkül sahibi biri intibaını vermişti. Siyasete girdiğinde tamamen değişmiş, sakalını kesmiş, kılık, kıyafeti değişmiş, çok farklı bir Kemal UNAKITAN ile karşılaştım. (İslam bankası ve faizsiz çalışan bir bankada banka müşterilerine güven vermek için öyle bir giyiniyor olamaz mı? İslamcı holdingler vatandaştan paraları hep öyle yaparak toplamadılar mı?)

Bekir COŞKUN Hürriyet gazetesindeki köşesinde 28.01.2006 günü; Kemal UNAKITAN' ın İstanbul'da kaçak olarak 2 villa yapmaya başladığını, mühürlendiğini, mühürlerin sökülerek inşaatın devam ettiğini ve inşaatın tamamlandığını belirttikten sonra Üsküdar belediyesinin imar değişikliği yaparak bu villaların kaçak durumdan yasal hale geldiğini belirtiyor. SİT alanı da olan bu yerdeki plan değişikliğinin İstanbul 3 nolu Tabiat varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylanması sırasında kurulun 2 üyesinin itiraz ettiği için tayinlerinin çıkarılarak yerine yeni tayin edilen TABİATI DOĞAYI KORUMAKLA GÖREVLİ OLAN KİŞİLERDEN OLUŞAN kurul kararı ile villalar kaçak durumdan kurtuluyor, üstelik bu kararla sadece 2 villanın yasal duruma gelmekle kalmadığını bir 3 Villa daha yapma hakkı kazandığını belirtiyor.

Bu güne kadar Kemal UNAKITAN için 4 kez af çıkarıldığını da belirtiyor. Ve "ADI AK PARTİ OLAN PARTİNİN YÖNETİCİLERİNİN NEDEN SESSİZ KALDIĞINI" soruyor.

Düşünüyorum da acaba; Bekir COŞKUN' un dediği gibi adı ADALET VE KALKINMA olan fakat Ak PARTİ denmesini isteyen parti yöneticileri, milletvekilleri, taşra yöneticileri, parti delege ve üyeleri Kemal UNAKITAN' a bunlar doğru mu? Diye soruyorlar mı? Yalan diye verilen cevaplara hemen inanıyorlar mı? Milletvekilleri ve parti yöneticileri, söylenenleri araştırma, belgeleri inceleme olanakları var. Hiç biri bunu yapmış mı? Yoksa bütün bunlar YALAN, İKTİDARI VE PARTİYİ YIPRATMAK İÇİN İFTİRA DİYE Mİ düşünüyorsunuz? 2006

BAŞKANA MEKTUP

SAYIN BAŞKANIM
Ben Bergama’da doğdum. Bergama’nın sokaklarında oynadım. İlk, orta ve liseyi Bergama’da okudum. Bergama’yı çok seviyorum. Bergama’nın güzel yaşanılacak bir yer olmasını istiyorum. İşsizlik sorunu olmasın, çocuklarımız ve torunlarımız da Bergama’da yerleşsin istiyorum. En son görev yaptığım Denizli çok güzel bir il. İşsizlik yok. Ailem ve oradaki arkadaşlarım emekli olunca Denizli’de kal dediler. Ben kabul etmedim. Bergama’ya döndüm.
Ne yazık ki, Bergama işsizler kenti olmuş. Tek fabrikası da kapanmış. Bergama’yı yönetenler ne kadar iyi şeyler yaptık deseler de her şey ortada. Çocuklarımız iş bulmak için ilçeyi terk ediyor. Her gelen Başkan muhakkak yolları yeniden yapmakla işe başlasa da caddeler, sokaklar, mahalleler hep bakımsız.
Sizinle beraber büyüdük. Ayni okullara gittik. Sizde Bergama’yı seviyorum dediniz. Bergama’ya hizmet etmek istediğini söylediniz. Önceki seçimleri kazanamadınız ama son seçimde seçildiniz. Her zaman söylediğiniz “Bergama’ya hizmet etmek, işsizliği önlemek ve daha güzel bir Bergama” için fırsat yakaladınız. Hem de partiniz AKP büyük çoğunlukla iktidarda iken. Gençlik yıllarında “beraber yürüdük bu yollarda” dediğiniz TAYYİP ERDOĞAN Başbakan, Bergama’ya geldiğinde sizin için “kefilim” diyen ABDULLAH GÜL Başbakan yardımcısı ve dış işleri bakanı. Büyük oranda bu sözlere güvenerek Bergamalılar size oy verdi. Vatandaşta, yıllardır ihmal edilen sorunlar çözülecek, birkaç iş yeri açılacak, çocuklarımız iş sahibi olacak umudu vardı.
Aradan kaç yıl geçti Bergama’da bu güne kadar değişen bir şey olmadı.
Geçen yıl Tekstil fabrikası büyük bir törenle Belediyeye devir edildi. Belediye fabrikayı çalıştıracak, 300 – 400 kişi işe girecek diye söylendi. Binlerce kişi işe girmek için Belediyeye dilekçe verdi. Vatandaş umutlandı.
Ama hiçbir şey olmadı.
Bundan birkaç ay önce Tekstil fabrikasının Bursa’ da ki büyük bir tekstilciye kiralandığı, yakında çalışmaya başlayacağı haberleri yine vatandaşı sevindirdi. Yine Belediyeye binlerce iş başvurusu dilekçesi verildi.
Yine hiç bir şey olmadı.
Hemen her zaman yeni seçilen başkanlar, eski başkandan kalan işleri beğenmez, onları yarım bırakır. Başka işlere başlar. Onlarda bitiremez yarım kalır. Bir daha seçilemezse o işlerde yarım kalır. Harcanan paralar, çekilen sıkıntılar heba olur. Kusura bakmayın ama sizde ayni şeyleri yaptınız sayın başkanım.
Eski başkanın başlayıp, bitiremediği çok yararlı yatırımlar göreve geldiğinizden bu yana hiç ellenmedi. Bir tek mezbahayı şimdi kullanılıyor. Mezbahamız il Tarım müdürlüğü tarafından mühürlenmişti. Kesim yapılamıyordu. Yeni bir mezbaha yapıldı. Çok az bir eksiği de kalmıştı. Eksikleri tamamlandı ve şimdi çalışıyor. (belki bitmişti, belki zorunluluktan.) Gerekçesi ne olursa olsun yıllar önce başlanan bir tesisi sen bitirdin, herkes senin eserin diyecek. Güzel olmadı mı? Peki diğer işleri neden devam ettirmediniz?
Dikili çatısındaki otobüs garajı bitmek üzereydi. Siz bile 3 – 4 ay sonra açarız diyordunuz. Bu güne kadar açılmadı. Bergama İzmir arası 8 YTL. Neden bu kadar pahalı? Çünkü başka firma yok. Kurulanda rekabete dayanamayıp kapanıyor. Üstelik akşam saat 19,30 dan sonra araç yok. Yolcu çok, sefer az olduğu için her zaman 8-10 ayakta yolcu oluyor. Herkes çatıdaki garajın açılmasını bekliyor.
Bu garaj neden açılmıyor?
Bütün Belediye başkanları Bergama’nın çöp sorununu çözeceğini söyledi. Seçilince hiçbir şey yapmadılar. Sizden önceki başkan Fevzi Paşa mahallesindeki çöplüğün kalkması için çöp toplama merkezi yapıyordu, yarım kaldı. Kısa sürede biteceği söyleniyordu. Siz bunun içinde hiçbir şey yapmadınız. Şimdi çöplük olayı hakkında hiçbir şey söylenmiyor.
Neden tamamlanmıyor?
Birde JEOTERMAL var. Ucuz, yenilenebilir, doğayı kirletmeyen, ilçemizin kenarındaki enerji kaynağından neden yaralanmıyoruz? Üstelik JEOTERMAL enerji nedeniyle seralar gelecekti. İşsiz kenti Bergama’da birkaç yüz aile geçimini saylayacaktı. Olduğu gibi duruyor. Göreve geldiğinizden bu güne çivi çakılmadı.
Yeni kuyular neden açılmıyor?
Bergama Belediyesine ait birde köpek evi var. Bir zamanlar belediyenin görevli elemanı tahsis edilen araçla lokantalardan her akşam yemek toplayıp köpeklere veriyordu. Bir de şimdi görün köpek evinin halini. İnan oradan geçen ve köpeklerin durumunu gören insanlar isyan ediyor. Ben gittim gördüm. İnsanın vicdanı dayanmaz.
Ne olur sayın başkanım ya o köpeklere bakılsın veya orayı kapatın. Köpeklere işkence bari yapmayın salıverin gitsinler.

... / ...



sayfa 2
Sayın başkanım siz bütün bu yarım işleri bıraktınız YOLLARI ve KALDIRIMLARI yeniden yapmaya başladınız. Daha sonra da Akrapol ile Kale arasına teleferik döşeyeceğim dediniz. Yol yapmak için ana cadde veya mahalle arası, sağlam bozuk bütün kaldırım ve yolları kazdırdınız. Hem de hepsini birden. Bütün kış çamur deryasında yürüdük. Evet sadece yol yapmadınız. Yağmur suyu atık projesi, telefon ve elektrik tellerinin toprak altına alınması projeleri de vardı. Bunlar iyi oldu. Kusura bakmayın sayın Başkanım yollar hiç iyi olmadı. Vatandaşların çoğu benim gibi yolları beğenmiyor. Belki şimdilik uygulama tam olarak görülmediği için yanlış düşünüyor olabiliriz. Bugün sıkıntı belki bu nedenle. Ama yeni uygulama ne zaman başlayacak? Yeni uygulamanın başlaması için öncelikle PAZARIN mahalle aralarından kalkması lazım. Peki Pazar yeri ne zaman taşınacak? Yollar yapıldığı şekilde ne zaman kullanılmaya başlanacak? Cadde ve sokaklara giriş ve çıkışlar hep yollar tek yön olarak kullanılacak şekilde yapıldı. Yolların genişlikleri de buna göre ayarlandı. Bu durum hem araçlar hem de yayalar için sıkıntı yaratıyor.
Hepsinden önemlisi Bergama’nın giriş yolu yok. Deniyor ki; giriş BÖBLİNGEN caddesinden, İNÖNÜ caddesinden İstiklal meydanına çıkılacak. Peki BÖBLİNGEN ve İNÖNÜ caddesinde yol kenarlarına karşılıklı park eden araçlar ne olacak? Park yasağı olacaksa insanlar bu araçlarını nereye koyacaklar? Bu caddelerdeki binaların çoğu yeni. İnşaata başlarken Belediye sen otopark yapma bana para ver ben semt otoparkı yapacağım diyor. İnşaat ruhsatı ve yapı kullanma izni alırken milyarlarca para alındı, alınıyor. Otopark mı var? Peki bu kişilere “aracını yol kenarına koyma, YASAK diyebilir misin? Yapılan yolların bir kısmı şimdiden bozuldu. Zaten müteahhit yayıntılarını (artıklarını) toplamadı, hemen her yerde ufak tefek de olsa bir çok eksiklik kaldı. Ana caddede de ayni durum söz konusu. Belediyeye otopark katkı payı verenlerden para alınabilir mi? Vatandaş binasını yaptırmış, milyarlarca lira otopark katkı payı vermiş. Şimdi diyorsun ki birde otopark parası ver. Bir de pazaryeri olayı var. Milyarlar harcayıp yaptığınız yolların kaderi de pazaryerine bağlı. Ama ses seda yok.
Yolları boşuna mı yaptınız?
Yağmur suyu atık kanallarına gelince, seli önledi ama tamamı demir ızgara olduğu için gün geçmiyor ki motorsiklet kazası olmasın. Bu ızgaraların demirleri cam gibi kaygan. Eğer böyle giderse çok daha acı şeyler olabilir.
Başkanın ana caddede hiçbir yerde otobüs durağı yok. İndir bindir için dolmuş durduğunda trafik tamamen tıkanıyor. Üstelik insanlar dolmuşu nerede bekleyeceğini bilmiyor. Kaldırımlara ağaç, çiçek, çim ekildi. Güzelde oldu. Ama bunlar güpegündüz hem de trafiğin en sıkışık olduğu sırada sulanıyor. Koca kamyon yol kenarına durunca yolu, kaldırıma durunca kaldırımı tıkıyor. Saatlerce bu şekilde sulama yapılıyor. Yollar kazılmışken neden toprak altından su boruları döşenip aralıklarla musluk konulmadı?
Sayın başkanım, yollar daraldı, kaldırımlar genişledi ama yayalar kaldırımları yine kullanamıyor. Kaldırımlar ya esnafın veya motorsikletlerin işgalinde. Birde yollar dar olduğu için yol kenarına aracını park edenler yol tıkanmasın diye 2 tekerini kaldırıma çıkarıyor. YASAK diyeceksiniz gerçek bu.
Otopark sorununu en çok gündeme getiren, OTOPARK yapılmazsa birkaç yıla kalmadan trafiğin işlemez hale geleceğini yazan, söyleyen benim. Ama sizin yaptığınız CEPLERİN, OTOPARK sorununa çözüm oldu mu? Eğer yollar tek yön olursa belki iyi olacak. Mahalle aralarında ise daha uygulama başlamadı. Mahalle aralarına otopark için yapılan cepler yetersiz. Eskiden yollar geniş olduğu için yol kenarına konuyordu. Peki şimdi nereye konacak araçlar?
Sayın başkanım bütün bunlar yol yapımına karar verilirken düşünülmedi mi? Ben de Bergama’da büyük çoğunluk da bu soruların cevabını istiyor.
Sayılı gün çabuk geçer. Bir bakmışsın seçimler kapıya dayanmış. Eğer görev sürende bunları bitirmezsen yeni seçilecek kişi de geçmişte olduğu gibi bitirmez. Üstelik sizi suçlar. Gel vakit geçirmeden yarım işleri bitir. Bu kadar masraf yapıldı yazıktır, günahtır yapılan masraflara. Yoksa Bergama’ya da vatandaşa da yazık olacak. Trafik yeni yollara göre düzenlenmediği için içinden çıkılmaz hal alacak.
Eğer Bergama’yı bu şekilde bırakırsanız, yargıya da vicdanınıza da hesap veremezsiniz. Vebal altında kalırsınız. Eğer bir problem varsa halktan yardım isteyin. Size yardım edeceğine söz veren, size kefil olan iktidardaki arkadaşlarından yardım ve destek isteyin.
Ama ne olursunuz, Bergama’yı bu durumda bırakmayınız.
17.07.2006
İbrahim BAYTAK

ADRES:
İNKİLAP MAHALLESİ
KAYHAN CADDESİ
NO. 63. TEL. 63 100 28
BERGAMA

TAZMİNATLAR KURULACAK BİR FONDA TOPLANSIN

OKTAY KONYAR biz bunun için mücadele etmedik diyor. Ben dava açmadım diyor. Bir gün olsun mücadelede yer almayanlar, hatta maden çalışsın diyenler şimdi dava açıp para alacak diyor. Madem bu davalar açıldı, açılıyor öyleyse bu paralar bir fonda toplansın BERGAMA için harcansın diyor. Ve yine diyor ki, bu davalar sonucunda Avukatlar zengin olacak. Onun sözlerine aynen katılıyorum ve dava açanlar ve avukatlar en azından alacakları tazminatın yarısını bir fona aktarsın ve oluşturulacak bir kurul fonda toplanan paralar Bergama için harcansın. Örneğin öğrenci yurdu yapılsın. Ayak üstü bu kısa konuşmadan sonra Oktay KONYAR’ a bu konuyu yazmaya söz verdim.

İlçemizde, Ovacık’ da Altın madeninin kapanması için en üst mahkemelerin kararları var. Buna rağmen maden çalışıyor. Mahkeme kararına rağmen Altın madeninin çalışmasına izin verenler hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) dava açan 10 kişiye 2004 yılında 3 er bin euro toplam 30 bin euro tazminat ödenmesine karar verildi. Bu paraları dava açılanlar aldı. Tabi avukatlar da yüzdeliklerini aldılar.

AİHM şimdi de 315 kişiye 3 biner euro tazminat ödenmesine karar verdi. Onlarda alacak. Ama önce avukatlar yüzdelerini daha önce aldıktan sonra. Sırada 1479 dava varmış ve onlar için de ayni karar verilebilirmiş. Bu durumda tazminat toplam 4,5 milyon euro olacakmış. Bu durumda tazminat tutarı 5 milyon euro civarında olacak. Bu para yaklaşık 1700 kişi arasında paylaşılacak. Avukatlar % 10 alsalar toplam 500 bin euro eder. Kaç avukat var? 5 avukat olsa her birine 100 bin euro düşecek. Peki dava açanlar ne kadar alacak? Avukatların % 10 düşünce 2700 euro. Kim kazanacak? Avukatlar. Sefa TAŞKIN diyor ki bütün BERGAMALILAR, HATTA DİKİLİ VE KINIK’ da oturanların dava açma hakkı var. Parayı duyunca eskiden maden çalışsın diyenler, kapansın diyenlere düşman olanlar, pankartlı destek verenler, madene mal satanların tazminat için dilekçe vermeyeceğini kim söyleyebilir? Bu işsizlik ortamında hiç masraf ve emek sarf etmeden 3000 euro almak isteyecek çok kişi çıkacaktır. Bu davaların da kazanılması durumunda avukatların alacağı paraya bak paraya.

Küçükken Annemin söylediği bir fıkra vardı. Bu durum tam ona uyuyor. Bir kadının 6 çocuğu varmış. Evde de 6 yumurtadan başka yiyecek yokmuş. Kadın 6 yumurtayı da kaynatmış her çocuğuna birer tane vermiş, kendine kalmamış. ÇOCUKLARINA DÖNMÜŞ, BOYNUNU BÜKEREK ÇOCUKLAR YARIMŞAR VERİN ANNENİZ DERT YESİN demiş. Aslında anne bütün 3 yumurta, her çocuk yarımşar yemesine rağmen birde ANNENİZ DERT YESİN diyor. Bu olayda da ayni değil mi? Dava açan vatandaş 2700 euru, her avukat 100 bin euro. kim karlı çıkıyor anlayın artık.

Peki yıllar süren mücadelenin amacı neydi?

Tarlaları pahalıya satmak, devletten tazminat almak mı?

Yoksa SİYANÜRLÜ ALTINA HAYIR MI?

Sefa TAŞKIN binlerce köylüye Çam köyde bakanların, milletvekillerinin önünde “BU SİYANÜRLÜ ALTINI İSTİYORMUSUNUZ? Diye Sorduğunda hep birlikte yeri göğü inleterek HAYIR demiyor muydunuz?

Siz değil miydiniz İstanbul, Ankara ve bir çok il ve ilçede soyunarak SİYANÜRLÜ ŞİRKET BERGAMAYI TERK ET DİYENLER. 1 mayıs da, her mitingde alanlar SİYANÜRCÜ ŞİRKET BERGAMAYI TERK ET DİYE İNLEMİYOR MUYDU?

Hakkınızda casusluk davası açıldığında, dışarıdan para geliyor dediklerinde yılmadan mücadeleye devam edenler, dava açılan arkadaşları için adliye önünde saatlerce bekleyenler siz değil miydiniz?

Şimdi ne oldu? Bu davalar neden açıldı?

Amaç, ZENGİN OLMAK MI?

MADENİN KAPANMASI MI?

Avukatları zengin etmek mi? 11.04.2006